12 Mayıs tarihinde, Ankara 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde kamuoyunda “Kürtçe şarkı cinayeti” biçiminde kendisine yer bulan Emrah Gezer davası görüldü. Duruşmaya Kültürlerarası Araştırmalar Derneği Yönetim Kurulu üyeleri Cankız Çevik ve Dora Göksal ile birlikte gözlemci olarak katıldım. Öncesinde basından takip ettiğim dava, iş yerinde izlemeye gelince farklı bir hale büründü. Emrah Gezer’in öldürüldüğü 27 Aralık 2009’dan bu yana – yani 12 Mayıs itibarıyla gerçekleştirilen 12’nci duruşmaya dek – yargı sürecinde katedilen mesafe, bizleri şaşırttı. Karar duruşması olabileceğini umduğumuz duruşmada, hala maddi bulguların tartışıldığını ve davaya yeni müdahil olacak tanıkların dinlenmesi istekleriyle karşılaştık. Beklenilenin aksine, duruşmadan karar çıkmadı, dava 7 Temmuz tarihine ertelendi.

Olay, her ne kadar “Emrah Gezer’in bir barda Kürtçe şarkı söylemesi üzerine, mekanda bulunan bir polis memuru tarafından öldürülmesi” biçiminde özetlenebilecek olsa da, dava süresince tanık ve sanıkların ifadelerinden edindiğimiz bilgilerle hadiseyi tekrar gözden geçirmekte fayda var.

27 Aralık 2009 tarihinde, Emrah Gezer emlakçılıkla uğraşan babasından, akşam bir arkadaşının doğum gününü kutlayacaklarını ve arkadaş grubuyla bir araya gelmek için babasının ofisini kullanmak için izin istiyor. Emrah Gezer, ağabeyi Ramazan Gezer ve üç arkadaşı akşamı ofiste eğlenerek geçiriyorlar. Grup, sabaha karşı üçte çorba içmek için ofisten ayrılıyor. Hoşdere Caddesi’ne geldiklerinde, Emrah daha önce babasının yanında çalışan bir kişinin işlettiği bara kısa bir ziyaret gerçekleştirmeyi öneriyor. Emrah ve arkadaşları Filika Bar’a gittiklerinde, kendileri ve başka bir masada oturan üç kişilik bir grup haricinde mekanın boş olduğunu fark ediyorlar. Daha sonra bu grubun polis memuru Serkan Akbulut, ağabeyi Levent Akbulut ve Sinem Uludağ (1995’ten 1990’lı yılların sonuna dek gündemde kalan Kumkapı Cinayeti Davası’nın sanığı Zeynep Uludağ’ın kızkardeşi) olduğu anlaşılıyor.

Yaklaşık 45 dakika boyunca mekanda Türk sanat müziği ve fasıl yayını yapılıyor. Müziğin sona ermesinin ardından, Emrah ve arkadaşları Kürtçe “Agir Ketye Dilemin” şarkısını söylemeye başlıyorlar. Bu noktadan sonra olaylar gelişiyor; tanıkların ifadelerine göre karşı masada oturan kadın (Sinem Uludağ) sürekli olarak diğerlerine bir şeyler fısıldıyor. Hareketlerinden ise huzursuzluğu ve memnuniyetsizliği anlaşılıyor, bir kaç defa dışarı çıkıp tekrar içeri giriyor. Sinem Uludağ, mahkemede bu tutumu sorulduğunda şu şekilde cevap veriyor:“Kürtçe şarkıdan rahatsız olduğum ve Kürtlerle aynı ortamda bulunduğumuzdan dolayı sinirlerimiz gerildiği için girip çıktım.”

Çok geçmeden Uludağ’ın öfkesi sebebi belli oluyor, Emrah Gezer ve arkadaşlarının bulunduğu masadan da duyulabilecek biçimde “Yine Kürtlerin içerisinde kaldık“Pis Kürtler”, “Kürtçe sizi mi dinleyeceğiz ulan”,“Siz PKK’lı mısınız?”“PKK’lılarla aynı ortamda kalamam” gibi sözler sarfediyor. Emrah ve arkadaşları ilkin olay çıkmaması için duruma aldırış etmiyorlarsa da, ithamların gittikçe kuvvetlenmesi ve hakaretamiz bir hale bürünmesiyle birlikte, Diyarbakırlı ve Kürt olduklarını fakat PKK’lı olmadıklarını ifade ediyorlar. Serkan Akbulut ise “Bizim olduğumuz yerde Kürtçe şarkı söyleyemezsin, bizim istediğimiz şarkılar söylenecek burada”şeklinde karşılık veriyor. Aynı esnada Sinem Uludağ, Emrah ve arkadaşlarına doğru bardak ve kül tablası fırlatmaya başlıyor ve kısa süreli bir arbede yaşanıyor. Arbede sırasında Sinem Uludağ’ın Siz nasıl erkeksiniz. Sıkın bunlara şeklinde bağırdığı belirtiliyor. En sonunda mekan sahibi Serkan Akbulut ve arkadaşlarını mekandan uzaklaştırmak zorunda kalıyor. Serkan Akbulut, ağabeyi Levent ve Sinem Uludağ’ın mekandan uzaklaştırılmasının üzerinden çok geçmeden, Emrah ve arkadaşları dışarı çıkıyorlar. İfadelere göre, mekanı terketmek için taksiye binen Emrah ve arkadaşları, diğer grubun tacizi ve küfürleri sebebiyle taksiden inmek zorunda kalıyor.

Serkan Akbulut tabancasını çekerek ateş etmeye başlıyor. Silah seslerini işiten Emrah, havaya iki el ateş ediyor. Bunlar yaşanırken Emrah’ın arkadaşları yere yatarak kendilerini korumaya çalışıyorlar. Serkan Akbulut’un olay sırasında 15 kurşun ateşlediği belirtiliyor. Ateşin sona ermesiyle birlikte arkadaşları, Emrah’ın vücudunda kurşun yaraları olduğunu ve sırtından isabet aldığını fark ediyorlar. Ambulans kısa sürede olay yerine geldiyse de, Emrah Gezer hastaneye yetiştirilemeden hayatını kaybediyor.

Olayların gerçekleştiği 27 Aralık 2009’dan yaklaşık kırk gün sonra, 12 Şubat 2010’da davanın ilk duruşması görülüyor. Tülay Türk mahkemedeki ifadesinde grubun ısrarlı tacizleri sonucunda taksiden inmek zorunda kaldıklarını ve Emrah Gezer’in Serkan Akbulut’un silahından çıkan kurşunlarla bilinçli bir şekilde infaz edildiğini aktarıyor. Akbulut ise hakkındaki iddiaları reddederek grubun kendilerine saldırdığını, aynı gece 155’i arayarak “PKK’lı bir grup bize saldırıyor. Ekip gönderin” şeklinde yardım istediğini söylüyor. Emrah Gezer’in kendi açtığı ateş üzerine yaşamını yitirmesi hususunda ise “Hava ve yere ateş ettiğim sırada sokak eğimi nedeniyle kurşun Emrah Gezer’e isabet etmiş olabilir” ifadelerini kullanıyor. Mahkeme, Emrah Gezer’in vücudundan çıkarılan kurşunlardaki deformasyonu aydınlatması için Adli Tıp Kurumu’ndan inceleme raporu isteyerek duruşmayı erteliyor. Duruşmaya, Ankara’da vurulan Soner Çankal ve İzmir’de öldürülen Baran Tursun’un aileleri de katılıyor.

Resim-2: 12 Mayıs’taki duruşmanın ardından yapılan basın açıklamasından bir kare –

Mahkemenin istediği bilirkişi raporu, Kriminal Polis Laboratuvarı Eski Daire Başkanı, Kriminalistik Uzmanı Muhittin Kaya tarafından hazırlanıyor. Raporda,“Deformasyonların şekline ve üzerindeki mikroskobik izlere göre merminin sekme kurallarına uygun bir açıyla çarptığı ve kolaylıkla sekebilecek nitelikte sert bir yüzeyinin etkisi ile deforme olduğu kanaatine varılmıştır” ifadeleri yer alıyor. Rapor böylelikle, Akbulut’un mahkeme boyunca ileri süreceği savunma tezlerini de kesinleştirmiş oluyor; sonraki duruşmalarda savunma avukatı, müvekkilinin kendini korumak için ateş ettiğini, bazı mermilerin sert yüzeylerden sekerek maktülün vücuduna saplandığını, kasten öldürme durumunun yaşanmadığını ısrarla dile getiriyor.

İlk duruşmanın ertesinde “Serkan Akbulut – resmi makamlar” ilişkisinde ilginç durumlar ortaya çıkıyor. Serkan Akbulut’un 8 yıl boyunca Özel Harekat’ta görev yaptığını ve olayın olduğu tarihte Ankara 10 Nisan Polis Karakolu’nda (Çankaya) görevli polis memuru olduğunu hatırlatalım.

Önce, Serkan Akbulut ve Levent Akbulut’un polisteki ifadelerinin kes-yapıştır yöntemiyle oluşturulduğu ortaya çıkıyor. Serkan ve Levent Akbulut’un ifadelerinin tamamen aynı olduğu, yalnızca isimlerinin değiştirildiği anlaşılıyor. Levent ve Serkan böylelikle ilk ifadelerinde birbirleriyle çelişmemiş oluyorlar. İkinci durum ise Akbulut’un tutukluluğunu geçirdiği cezaevi ile ilgili; Akbulut’un Elmadağ Cezaevi’nde, devlet memurlarının kabahat türündeki suçlardan alıkonulduğu koğuşta son derece rahat koşullarda kaldığı anlaşılıyor. Olay esnasında görevde olmamasına rağmen Serkan Akbulut’un niçin memur koğuşunda yattığı anlaşılamıyor. Bunun yanı sıra, Akbulut’un her fırsatta hastaneye gittiği ve dilediği gibi ailesiyle görüştüğü belirtiliyor. 25 Şubat 2010 tarihinde yayınlanan haber, Emrah Gezer’in babası Cemal Gezer’in ifadelerini şu şekilde aktarıyor:

“Oğlumun katili kabahat suçlarından dolayı yatan devlet memurlarının yattığı koğuşta ne arıyor? O katildir ve oğlumun katilidir. Emrah’ın katilinin o koğuştan alınıp ağır suçluların ve cinayetlerden yargılananların koğuşuna verilmesi için Bakanlığa yaptığım bu yöndeki başvurumun dikkate alınmasını istiyorum.”

Cemal Gezer’in dilekçeleri cevapsız kalıyor.

Serkan Akbulut “kasten öldürme, kasten öldürmeye kalkışmak”suçlarından yargılanırken, davanın ileriki aşamalarında Sinem Uludağ “kasten öldürmeye ve öldürmeye kalkışmaya azmettirme, kasten yaralama ve hakaret” iddialarıyla, Emrah Gezer’in ağabeyi Ramazan Gezer ise “silahla tehdit ve kasten yaralama” iddialarıyla hakim önüne çıkıyorlar.

Sinem Uludağ ilk duruşmasında cinayete azmettirme iddialarını reddederken, saldıran tarafın Emrah Gezer ve arkadaşları olduğunu iddia ediyor. Tanıklar Ethem Özgür, Şaban Özdemir ve Ramazan Gülşan ise Uludağ’ın hakaret içeren ifadeler sarfettiğini ve bardaki bardak ve kültablalarını Kürtçe şarkı söyleyen gruba doğru attığını doğruluyorlar.

27 Aralık 2009’da başlayan süreçte, 12 Mayıs 2011 tarihinde 12’nci duruşmaya gelinebildi. Daha önce belirttiğim gibi, 12 Mayıs 2011 tarihindeki duruşmadan karar çıkması bekleniyordu fakat yeni iddialar mahkemenin belirsiz bir süre uzamasına yol açtı. Savunma avukatı, ilk ateşin Emrah Gezer’den geldiğini iddia ederken, Serkan Akbulut’un kendini korumak için rastgele ateş ettiği savını kuvvetlendirmek için “Müvekkilim 8 yıl özel harekatta görev yaptı, istese tek kurşunla karanlıkta bile karşı tarafı öldürebilirdi”biçiminde talihsiz(!) bir açıklamada bulundu. Böylelikle olayın “meşru müdafaa” olarak değerlendirilmesi isteminde bulunulmuş oldu. Davayı üstlenen Çağdaş Hukukçular Derneği’nin avukatları ise olayda yararlanan Zafer Şimşek’in davaya müdahil olma isteğini mahkemeye ilettiler. Talep savcı tarafından onay görmediyse de hakim tarafından kabul edildi. Duruşma, 7 Temmuz’a ertelendi. Mahkeme çıkışında Gezer Ailesi, Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi, Ankara Düşünceye Özgürlük Platformu, Baransav (Uluslararası Baran Tursun Vakfı) ve Çağdaş Hukukçular Derneği ortak bir basın açıklaması yaptı. Emrah Gezer’in babası Cemal Gezer konuşmasında bu cinayetin ırkçı bir cinayet olduğunu, devletin ve yargının ise “ağır tahrik”“kurşun sekmesi”gibi gerekçelere prim tanıyarak polis memurunu korumaya çalıştığını belirtti.

Özetleyelim; Kürt kimliğini tanımayan polis, Kürt kültürüne ait bir ögeyle gündelik hayatında yüzleşmek zorunda kalıyor. Kendisine belletilen yargılara uygun bir biçimde saldırı durumuna geçiyor ve olay karşı tarafın ölümüyle sonuçlanıyor. Akbulut ile ilişkisi olabilecek bütün devlet kurumları kendisini korumak için çaba sarf ediyor. Adalet Bakanlığı yargı eliyle sanığa sempatisini belli ederken, cezaevi koşullarını elinden geldiğince yüksek tutmaya çalışıyor. Bununla da kalmıyor, sanık Serkan Akbulut ve ağabeyi Levent Akbulut, polisteki işlemleri sırasında “meslektaş dayanışması”nın nimetleriyle karşılaşıyorlar (Yukarıda bahsetmiştik). Sanık ve avukatı, cinayetin ağır tahrik altında işlendiğini öne sürüyor, mahkemeye sunulan diskur farklı olsa da dile getirilemeyen esas tahrik sebebi Gezer ve arkadaşlarının “Kürt” olması. Akbulut, 8 yıl bünyesinde görev yaptığı teşkilatın vaziyete bakış açısını da afişe etmiş oluyor. Devletçe “terör odağı” olarak lanse edilen bir organizasyonun karşısına “devlet terörü”nü öne sürmenin yan değil, doğrusal etkilerini gözlemliyoruz.

Resim-3: iç-mihrak –

Peki Kürt olduğu için eski bir özel harekatçı tarafından arkadaşlarının önünde öldürülen Emrah Gezer kimdi? Akbulut’un mantıksal çerçevesinde PKK’lı olmak ile Kürt olmak arasında pek fark gözükmese de, baba Cemal Gezer’in anlattıkları, Özel Harekat Daire Başkanlığı’nın doktrinleriyle hiç de örtüşmüyor.

Silvan doğumlu Cemal Gezer herhangi bir aşirete mensup değil, 1980’e dek Diyarbakır’da çeşitli memuriyet görevlerinde bulunmuş ve 1980 sonrasında 1402’lik olacağı kanaatiyle memuriyetten ayrılmış. Milliyet Gazetesi’ne verdiği röportajda, her ne yaşanırsa yaşansın, ömrü boyunca devletini seven bir vatandaş olduğunu ve çocuklarını da devlete bağlı yetiştirdiğini belirtiyor. Aile, 1990’ların başında Diyarbakır’daki olumsuz ortam sebebiyle Ankara’ya yerleşmeye karar veriyor. Çocuklarını uç siyasetten olabildiğince uzak tutmaya çalışan Cemal Gezer, bu özeni Ankara’da da gösterdiğinin belirtiyor.

Cemal Gezer Ankara’da ilkin emlakçılık yapıyor, 1996’da ise Karanfil Sokak’ta Kürtçe müzik yapan bir türkü bar işletmeye başlıyor. Bara her kesimden insanın yalnızca müzik dinlemek için geldiğini ve yıllar boyu hiç bir tatsız olayın yaşanmadığının özellikle altını çiziyor. Cemal Gezer türkü barın adeta üzerine titriyor, olay çıkmaması için kimi şarkılarda geçen “Kürdistan” kelimesini“Gülistan” olarak değiştirttiğini aktarıyor. Bütün bu tavizlere rağmen mekan polisler ve diğer devlet görevlilerince sürekli taciz ediliyor fakat Cemal Gezer bir şekilde tüm sorunların altından kalkmayı başarıyor. Sonraki yıllarda Cumhurbaşkanlığı Köşkü civarında açtıkları ikinci bar ise baskıyı, katlanılamayacak bir seviyeye taşıyor. En sonunda Cemal Gezer barları kapamaya karar veriyor ve Ankara’daki ilk işi olan emlakçılığa dönüyor.

Kısacası, baba Cemal Gezer Diyarbakır yıllarındaki memuriyet tecrübesinin yanı sıra, bar işletmeciliği yaptığı dönemde bulunduğu zorunla temaslar sayesinde polisi ve ceberrut devleti oldukça iyi tanıyan bir kimse. Kendisinin ve ailesinin başına uğrayabilecek hasarlardan sakınmak için, giriştiği en cüretkar işlerde bile temkinli tavrını terk etmiyor. 28 Aralık günü oğlunun naaşını teslim aldıktan sonra, cenazenin Diyarbakır’a nakli için uçak ayarlandığını öğreniyor. Fakat cenaze törenin Diyarbakır’da toplumsal olaylara sebep olabileceği öngörüsüyle oğlunun cenazesini Ankara Karşıyaka mezarlığında toprağa veriyor. Ertesi günü bile beklemeden, akşamın karanlığında, alelacele defin işlemleri gerçekleştiriliyor. Neden cenaze için bir gün sonrasını beklemediğini Cemal Gezer şöyle açıklıyor: “Çünkü o zaman da kafileler dolusu insanlar gelecekti. Aralarında durumdan istifade etmek isteyenler olacak, her şey birbirine karışacaktı. Olan da yine bana olacaktı. Ben taziyemi bile yaşayamayacaktım.” Cemal Gezer, bu kararından ötürü karışık tepkilerle karşılaştığını belirtiyor. Aslında durum bir babanın ailesi için endişelenmesinden ziyade, ailenin geçtiği zorlu entegrasyon sürecini ortaya koyuyor.

Bir başka entegrasyon sürecini ise Cemal Gezer bizzat işaret ediyor:

“Emrah’ımı katleden; Güney doğuda on yıl özel harekât polisi olarak görev yapmış biri çok şey görmüş ve çok şey yaşamış biri olmalı, böylelerini yaşadıkları travmatik ruh haline dokunmadan yani rehabilite etmeden getirilip Çankaya’da görev verirseniz, toplumun içine salarsanız olacağı budur. Emrah’ım savaş travmasından beslenen bir nefrete kurban gitti, oğluma Kürtçe söyledi diye ateş eden polis, eminim ki kendini Lice’de, Silvan’da yada Cudi’de hissediyordu.”

Resim-4: “The Law” – Nikolay Kovalenko –

Bir sonraki duruşma çok yakında, 7 Temmuz Perşembe günü. Baba Gezer hiç istemese de, davalının gerçekte devletin ta kendisi olduğunu biliyor. Duruşmaya davet çağrısını, yine Cemal Gezer’in ağzından aktaralım:

“Irkçı katil polis hayallerimizi, geleceğimizi, ışığımızı kararttı, çok ağır bir adaletsizlikle karşı karşıyayız. Bu ağır adaletsizliğe karşı bizi yalnız bırakmayınız.”

“Ceberrut Devlet” cezayı kime kesecek, “Merhametli Devlet” kimi kollayacak Perşembe günü göreceğiz.

Yargının bir kez daha devletin suç aleti olmaması dilekleriyle…

Leave a comment