12 Haziran 2011 Genel Seçimleri’nin üzerinden yaklaşık üç ay geçtiğine ve ülke gündemi (YSK, mahkemeler ve dış politika hamlelerimiz izin verdiği ölçüde) tekrardan seçimler öncesindeki rutinine dönmeye başladığına göre, hem genel seçimlerin kendisini, hem de seçimlerin Türkiye siyasi hayatındaki genel fonksiyonunu geniş bir değerlendirmeye tabi tutabiliriz. Lakin, Türkiye siyasi hayatının bugünü ve geleceğiyle ilgili anlamlı çıkarımlar yapabilmek için, kendimi, tarihsel değerlendirmeyi bir hayli geriye çekmek mecburiyetinde hissediyorum. Bu incelemeyi yaparken, varlığı 3 Kasım 2002 Genel Seçimleri ile yeniden kamuoyu gündemine gelen bir siyasi fenomene, “seçim barajı”na, daha doğrusu seçim metodlarına bol miktarda göndermede bulunacağım. Türkiye siyasi hayatına yön veren ulusal ve bölgesel seçim barajlarını ve seçim metodlarını inceleyerek günümüzdeki vaziyetin daha net bir görüntüsüne ulaşabilmeyi umuyorum. İncelemeye Türkiye’deki parlamento seçimlerini kronolojik olarak üçe ayırarak ve her bir kısmı gözden geçirerek başlayacağım; bu dönemlerdeki seçim metodlarını ve genel siyasal konjonktürü inceledikten sonra 1983’te yürürlüğe konan seçim barajı ve etkilerini değerlendireceğim. Ardından sırasıyla Venedik Komisyonu ve Türkiye siyasetindeki etkileri/yarattığı algı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Yunak Davası, Türkiye dışındaki ülkelerde baraj uygulamaları ve Türkiye siyasetindeki diğer bariyerler gözden geçirilecek. Seçim barajı konulu değerlendirmeyi, 2011 Genel Seçimleri’ni inceleyerek sona erdireceğim. İncelemeye dair bir not daha; 1946’dan 2011’e dek Türkiye’de yapılan parlamento seçimlerini değerlendirirken seçim sistemleri ve uygulanan barajları göz önünde bulunduracağım. Seçim çevresi ile ilgili tartışmaları ise diğer bariyerleri incelerken değerlendirmeye alacağım.

İlk olarak, seçim barajının tanımını yaparak başlayalım. Parlamento seçimlerinde ulusal ve/veya yerel boyutta uygulanan bir seçim barajı, yerel veya ulusal sonuçlara göre önceden belirlenmiş bir oy oranına erişemeyen siyasi partilerin mecliste temsil edilmemesini öngörür. Baraj sisteminin savunucularının iddiası odur ki, bu sistem aracılığıyla radikal siyasi unsurların parlamentoda temsil edilmesi engellenirken, meclise çok sayıda fakat iktidarı elde edecek sayısal üstünlükten uzak partinin girmesi yerine, az sayıda ama kuvvetli partinin mecliste temsili sağlanarak koalisyon ihtimalleri azaltılır ve siyasi istikrar teşvik edilmiş olur. Türkiye’den ve dünyadan derlediğimiz veriler ışığında bu iddiaların gerçekliğini sorgulama şansı bulacağız.

Türkiye’deki seçimleri incelemeye kalkacak birinin gözüne ilişecek ilk şey, seçimlerde uygulanan metodların dönemlere göre farklılığıdır. Bu bağlamda incelendiğinde Türkiye siyasi hayatını üçe ayırmak son derece anlamlı olacaktır:

  1. 1946 – 1960 Dönemi (Liste usulü çoğunluk)
  2. 1960 – 1980 Dönemi (Barajlı d’Hondt, milli bakiye sistemi, barajsız d’Hondt)
  3. 1982 – 2011 Dönemi (Çifte barajlı, çifte baraj ve kontenjanlı, ülke barajlı d’Hondt metodları)

Türkiye’de 1946’da başlayan çok partili demokrasi – sıkça kesintiye uğrasa da – değişen seçim sistemleriyle karakterize olmuştur. Aşağıdaki ana tablo incelendiğinde görülmektedir ki, 1946 Genel Seçimleri dışarıda bırakıldığında, ardarda aynı seçim sisteminin uygulandığı genel seçim sayısı 2000’li yılların başına dek üçü geçmemektedir. Bu tabloda, seçimlere katılan parti sayısındaki değişimler, seçim mevzuatındaki ve sistemindeki değişimlerin akut bir sonucu olarak göze çarparken, katılım oranlarındaki farklılaşma, siyasi ortamın seçmen aracılığıyla dolaylı bir yansıması olarak değerlendirilebilir.

“Meclise yansıyan seçmen iradesi” olarak belirtilen değerler ise, her genel seçimde kullanılan geçerli oyların, meclise giren parlementerler tarafından alınan kısmının yüzde olarak ifadesidir. Bu değer, seçim sistemi göz önünde bulundurulmadan değerlendirildiğinde pek bir şey ifade etmez. Son olarak, katılım oranı sütununda belirtilen değer ise, 18 yaşını geçmiş ve oy kullanması için herhangi bir engel olmayan vatandaşların seçime katılım oranını ifade eder. 1954 seçimleri öncesinde ilgili veriler Devlet İstatistik Enstitüsü tarafından ilan edilmediği için, 1946 ve 1950 genel seçimlerinin katılım oranları tespit edilememiştir.

Tablo-1: 1946’dan 2011’e dek Türkiye’de gerçekleştirilen parlamento seçimlerine ait veriler –

1946’dan 2011’e dek yapılan genel seçimleri, seçim sistemleri etrafında inceleyerek ilgili verilerden anlamlı çıkarımlar elde edebiliriz.

1946 – 1960 Dönemİ

1946 Genel Seçimleri ile başlayan ve 27 Mayıs 1960 İhtilali’ne dek süren ilk döneminin temel özelliklerini, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün 1945’te yasama yılının açılışı için TBMM’de yaptığı konuşma son derece güzel bir biçimde özetlemektedir: Demokrasinin her millet için müşterek prensipleri olduğu gibi, her milletin karakterine ve kültürüne göre bir çok özellikleri de vardır. Türk milleti kendi bünyesine ve karakterine göre, demokrasinin kendi için özelliklerini bulmağa mecburdur

Gerçekten de, 1946’da başlayan çok partili Türkiye demokrasisi, evrensel bir takım uygulamaları bünyesinde barındırıyorduysa da, İnönü’nün belirttiği “her milletin karakterine ve kültürüne göre bir çok özellik”ten payına düşen alışılmadık kısımları da içeriyordu.

1946 Genel Seçimleri’nden bir yıl önce yapılan değerlendirmeler, sürecin topyekün CHP tarafından kontrol edileceğini ve nihai görüngünün “temsili” bir çok parti demokrasisi olacağını işaret ediyordu. Lakin, 1946’nın uzun vadedeki etkileri hiç de beklenildiği gibi olmadı.

Kasım 1945’e gelindiğinde, Cumhuriyet Halk Partisi, mecliste oluşturduğu Müstakil Grup ve Temmuz ayında kurulmasına izin verilen Milli Kalkınma Partisi yanı sıra, parti programı CHP’den çok da farklı olmayan bir muhalefet partisine gereksinim duyulduğunu açıkça belirtiyordu. Arzulanan muhalefet partisinin kuruluşu 7 Ocak 1946’da ilan olundu; CHP’yi eleştiren yazıları yüzünden ihraç edilen Adnan Menderes, Fuad Köprülü ve Refik Koraltan’a ek olarak, partiden istifa eden Celal Bayar, Demokrat Parti’yi oluşturan CHP’li muhaliflerin en bilindikleriydiler.

Resim-2: Dörtlü takrir grubu. Soldan sağa: Adnan Menderes, Refik Koraltan, Celal Bayar, Fuad Köprülü –

Bu noktada açacağımız bir parantezle CHP’deki muhalefeti ve Demokrat Parti’nin kurulduğu koşulları açıklamamız, 1946 ve sonrasındaki seçimlerdeki atmosferi anlamak adına oldukça faydalı olacaktır.

1946’ya dek seçimler, 1924 Anayasası’nın ilgili maddelerince düzenleniyordu:

Madde 9 – Türkiye Büyük Millet Meclisi, özel kanuna göre millet tarafından seçilmiş milletvekillerinden kurulur.

Madde 10 – Milletvekili seçmek, yirmi iki yaşını bitiren kadın, erkek her Türk’ün hakkıdır.   

9 ve 10’uncu maddeler, TBMM’yi oluşturan vekillerin yirmi iki yaşını bitiren Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları tarafından belirleneceğini belirtmesine rağmen, bu işlemin gerçekleşme biçimini ayrıntılı bir biçimde tarif etmekten uzaktı. 1946’ya dek seçimler, millet adına vekilleri belirleyen delegelerin seçildiği iki turlu bir sistemle gerçekleştiriliyordu. Yani, halk oylamasının neticesinde delegeler belirleniyor, bu delegeler de TBMM’de temsil edilecek vekilleri seçiyordu. Feroz Ahmad’ın ifadesiyle, “1946’ya kadar yürürlükte kalan bu sistem, yerel mütegallibenin bütün tek parti dönemi boyunca kendi güç ve nüfuzlarını mecliste muhafaza etmelerini sağladı”. Tek parti dönemindeki reformların sosyal ve ekonomik yapıya yeterince etki edememesinin sebeplerinden biri, 1946’ya dek uygulanan bu seçim sistemidir. Başka bir deyişle, yerel sermayedarlar ve toprak ağalarınca desteklenen – ve bu desteği yitirdikleri takdirde meclisteki mevcudiyetlerinin sonlanacağının farkında olan – milletvekillerinden oluşan CHP, modernleşme adımlarını, bu gruplarla zorunlu bir uzlaşı sağlamak şartıyla atabiliyordu. Sözün özü, tek parti döneminde girişilen reformlar biçim itibariyle modernist bir ruh taşıyorduysa da, sıra gelir adaletini sağlamaya yönelik adımlara geldiğinde, işler tıkanma noktasına geliyordu. Parlamenter sistem, anayasa, laik hukuk devleti gibi reformlar hayata geçirilmiş, fakat yukarıda belirttiğimiz zorunlu uzlaşı yüzünden, kırsaldaki vatandaşın hayat kalitesine etki edecek herhangi bir değişikliğe girişilememişti.

Uzlaşının tarafları yazılı olmayan anlaşmaya uymayı, Toprak Reformu Yasa Tasarısı’nın meclis önüne gelişine dek sürdürdüler. Temelde, ülkenin ekilebilir alanlarının daha verimli biçimde kullanılmasını hedefleyen ve bu hedef doğrultusunda devlete ait çeşitli arazilerin topraksız köylülere devredilmesini öngören tasarı, CHP ve yerel güçler arasındaki görünmez paktı sona erdirdi. Tasarıya karşı oluşan tepkinin asıl sebebi ise, 500 dönümden geniş toprakların millileştirilecek oluşuydu. Toprak ağalarını devletin otoritesine yönelmiş ana tehditlerden biri olarak değerlendiren parti/devlet yönetimi, tasarının hayata geçmesiyle yönetimin gücünü tazeleyeceğini düşünürken, parti içindeki muhalifler ise tasarıyla birlikte kendilerini iyiden iyiye belli eder hale geldiler. Daha sonraki kabinelerde dışişleri bakanlığı görevini de yürütecek olan Necmettin Sadak, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Toprak Reformu Yasa Tasarısı’ndan beklentilerini, 27 Mayıs 1945 tarihli Akşam gazetesinde şu şekilde aktarıyordu:

Arazi mülkiyet rejiminin ve onun doğurduğu mülkiyet strüktürünün bir memleket iç politikası ile de ilgisi vardır. Elverişsiz bir arazi mülkiyet bünyesi, kişilerin münasabetlerinde ahenksizlikler meydana getirdiği gibi, kişiler ile devlet arasında anlaşmazlıklara çığır açabilir. Büyük arazi mülkiyetine dayanan mahalli nüfuzların, devlet otoritesinin zayıflamasını intaç ettiği çok görülmüştür. Bu bakımdan her memleket, yerleştirdiği devlet zihniyetine yaraşır bir arazi mülkiyeti bünyesi yaratmak zorundadır.

Sadak’ın Akşam’da yazdıkları, partinin resmi görüşünün oldukça net bir ifadesiydi. Bu görüşe karşı ilk itirazlar ise daha önce belirttiğimiz dörtlüden geldi; Bayar’ın başını çektiği vekillerin mecliste konuyu tartışmaya açması ilkin parti yönetim organlarından tepki çekmediyse de, muhalefetin dozunun artmasıyla birlikte Menderes, Köprülü ve Koraltan’a ihraç yolu açıldı. Bayar ise bu gelişmeler üzerine istifa etmek durumunda kaldı.

İlk bakışta, partiden ayrılan muhaliflerin CHP programına sadık kalan göstermelik bir muhalefet partisi kurmaktan öteye gidemeyeceği zannediliyordu. Gerçekten de, siyasi yaşamlarının tümünü CHP içerisinde geçirmiş bu kişilerin farklı bir yolu tercih edeceği o zaman için öngörülmesi hayli düşük bir olasılıktı. Bu durum CHP’nin de işine geliyordu; 1947 yılında yapılması gereken seçimler bir yıl erkene alınır alınmaz meydanlara inen partililer, Demokrat Parti’nin kötü bir taklit olduğunu belirtiyorlardı. İlkin CHP’ye karşı cephe alanların DP’yi de benzer biçimde hor görmesine sebep olan bu iddia, DP’nin yoğun propogandası karşısında geçerliliğini yitirmeye başladı: Demokrat Parti, CHP’den son derece farklı olduğunu belirtiyor, yaygın bir “serbest piyasa” vurgusu yapıyor olsa da, işadamları ve tüccarların partisi olduğunu ise reddediyordu. Halkın ve dış dünyanın görüşü ise, DP yönetiminin de arzuladığı gibi, Demokrat Parti’nin CHP ve tek parti yönetiminin tam tersini temsil ettiği yönündeydi: “DP tek parti yönetimine son vermek isteyen herkesin partisiydi.”

Yoğun bir cepheleşme havasında süren seçim kampanyası sırasında CHP kimi liberal ödünler verdiyse de (Tek dereceli seçim sisteminin kabulü, üniversitelere idari özerklik tanınması, yeni basın yasası), DP’ye de aba altından sopa göstermeyi ihmal etmedi. Olası bir parti kapatma durumunda hareketin sönümleneceğini varsayan DP yönetimi, seçimlere katılmayı temel hedef olarak belirledi ve çatışmayı azami seviyede tutmaya özen gösterdi.

1946 Genel Seçimleri, “liste usulü çoğunluk” yöntemiyle gerçekleştirildi; son derece basit olan bu seçim sisteminde partiler her bir seçim çevresi için milletvekili adaylarını gösteren bir liste yapıyor ve seçime bu listeyle katılıyorlardı. Seçimler tek turdan ibaret olduğundan, salt çoğunluğu elde eden parti, ilgili seçim çevresi için belirlediği tüm vekilleri parlamentoya sokmaya hak kazanıyordu (Liste usulü çoğunluk metodunun iki turlu uygulandığı hallerde ise, seçim çevresinde en çok oyu alan iki parti arasında tekrar seçim yapılır, fazla oyu alan parti listesini olduğu gibi meclise sokar. İki turlu sistem Türkiye’de uygulanmamıştır).

Örnek verelim; partilerin 4 adaylık listeler hazırladığı bir seçim çevresinde söz gelimi üç farklı siyasi parti yarışıyor olsun. A, B ve C partilerinin sırasıyla %40, %32 ve %28 oy aldığı bir durumda, ilgili seçim çevresinden TBMM’ye girecek tüm vekiller, A Partisi’nin hazırladığı listeden olacaktır. İki partili bir senaryoda durum daha da adaletsiz hale gelecektir; geçerli oyların yarısının bir fazlasını elde eden siyasi parti, ilgili seçim çevresi için belirlenen tüm koltuklara sahip olacaktır.

1946 yılından başlayarak, 1957’ye dek Türkiye’de yapılan parlamento seçimleri, yukarıda belirtilen iki partili senaryoya benzer. Bu seçimler neticesinde kurulan parlamentolarda, Demokrat Parti ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin sahip olduğu sandalye sayıları, Türkiye genelindeki oy oranlarını adilane biçimde yansıtmaz.

Genel olarak “basit çoğunluk usulü” olarak nitelenen yöntemin çeşitli uygulamalarına günümüzde de rastlanabilir. Bir seçim çevresi için farklı partilerin birer adayının yarıştığı sistem, ilk turda mutlak çoğunluğu, ileriki turlarda ise salt çoğunluğu elde edenin temsil hakkı kazanmasıyla, seçmenleri aslında arzu etmedikleri adaylara oy vermeye yönelten bir sistemdir.

Basit çoğunluk yönteminde seçmen eğilimine dair incelemeyi bir hikayeyle sürdürelim. Hikayede, bir okul öğretmeni sınıf başkanı seçilmesine aracılık etmektedir. Sınıf başkanı olmak isteyenler tahtananın önüne dizilir ve öğretmen, öğrencilerden destekledikleri adayın yanına gitmelerini ister. Her bir adayın etrafında farklı sayıda öğrenci toplanır. Öğretmen daha sonra, öğrencilere dilerlerse başka bir adayın yanına gidebileceklerini ve bu sırada birbirleriyle görüş alış verişinde bulunabileceklerini bildirir. Bu ikinci sürecin sonunda etrafında en çok öğrenciyi toplayan aday, sınıf başkanı seçilecektir. Bu durumun bilinciyle, özellikle etrafı göreceli olarak az kişiyle çevrelenen adayların yanına gitmiş öğrenciler yer değiştirirler. Yer değiştirmeler bir süre sonra kesilir ve öğrencilerin bir kaç aday etrafında, hemen hemen eşit miktarlarda kümelendikleri görülür. Bu durumu Remzi Sanver şöyle açıklıyor:

Burada yapılan, Çoğunluk Yöntemi’ni sosyal seçim kuralı olarak ilan edip öğrencilere başkan adayları üzerindeki tercihlerini sormaktır. Öğrencilerin yanlarına ilk gittikleri adaylar onların gerçek tercihlerini yansıtmaktadır. Daha sonra birbirleriyle istedikleri biçimde görüşerek yer değiştirmelerini söylemekle, öğrencilerin Çoğunluk Yöntemi’ni ister bireysel isterse de gruplar halinde kurcalamalarına izin verilmiş olmaktadır. Öğrenciler bundan böyle kimin yanına gideceklerini diğerlerinin kararına bakarak belirleyecek yani stratejik oy vereceklerdir. O halde ortada -Oyun Teorisi anlamında- bir oyun vardır. Yer değiştirme işlemi, hiçbir öğrenci grubunun bu yolla daha çok istedikleri bir adayı seçtiremeyeceği zaman sona erecektir ki bu da oynanan oyun belirli bir dengeye -Oyun Teorisi tabiriyle kuvvetli Nash dengesine- gelmiş demektir. Bu yolla seçilen aday, literatürdeki ifadesiyle, Çoğunluk Yöntemi’nin doğrudan birmekanizma olarak kullanılması sonucunda doğan oylama oyununun kuvvetli Nash dengelerinin ürünüdür.

Tablo-2: 5 seçmen kümesinin, 5 adayı/partiyi beğeni sırasına koyduğu tablo –

Tartışmaya Sanver’in kullandığı örneklemle ve çıkardığı sonuçlarla devam edelim. Elimizdeki varsayımsal seçim bölgesi, beş mahalleden oluşuyor olsun ve bu mahallelerdeki seçmen sayıları orantısal biçimde 22, 21, 20, 19 ve 18 ile ifade edilsin. Bu seçim bölgesinden verilecek tek temsil için (parlamentoya tek vekil gönderen bir ildeki milletvekili seçimi veya belediye başkanlığı seçimi olabilir) A, B, C, D ve E siyasi partileri veya adayları yarışıyor olsun. Bu seçmen kitlesinin muhtemel bir tercih profilini aşağıdaki gibi olduğunu varsayalım.

Basit çoğunluk usulü, sosyal seçim kuralı olarak kabul edildiği takdirde, bu seçim bölgesinde seçimi kimin kazanacağını kolaylıkla görürüz. Bu yöntemde yalnızca ilk tercihleri değerlendirecek, ve 22 seçmen tarafından tercih edilen A partisi veya adayı seçimi kazanacaktır. En çok seçmence ilk sıraya konan adayın seçildiği yöntem, Türkiye’de belediye başkanlığı seçimlerinde hala uygulanmaktadır.

Bu basit sistemin çok önemli bir kusuru vardır. Seçmenlerin 1’den 5’e kadarki tercihleri sıralanmış ve yukarıdaki tablo elde edilmişti. Seçimin galibini belirlemek için ise “en çok kişi tarafından 1. Tercih olarak gösterilen adayın kim olduğunu” sormuştuk. Soruyu farklılaştıralım, “en çok kişi tarafından görevi üstlenmemesi gereken kişi veya partinin kim olduğunu” soralım. Karşımıza yine A partisi veya adayı çıkmakta; 22 seçmen A Partisi’ni ilk tercihi olarak gösterirken, seçim bölgesindeki geri kalan 78 seçmen A Partisi’ni en beğenmedikleri seçenek olarak belirlemektedirler. Basit çoğunluk yönteminin, çoğunluğun tercihine saygılı olmadığını bu örnekten anlayabiliriz.

Biraz önce aktarılan sınıf başkanlığı seçimi hikayesini, basit çoğunluk usulünün sosyal seçim kuralı olarak belirlendiği bir topluluğa uygulayalım. Bu defa en beğendikleri adayın etrafında kümelenmelerini değil, kuşkusuz, onlara oy vermelerini isteyeceğiz. Her seçmenin adayları beğeni sırasına göre Tablo-2’deki gibi sıraladağını farzedelim. Tıpkı sınıf başkanlığı seçimindeki gibi, seçmenler stratejik biçimde oy verme eğilimi göstereceklerdir. Herkesin en beğendiği adaya oy vermesi halinde, A adayının yalnızca 22 kişinin oyunu alarak seçileceğini bilen seçmenler, A’nın kazanamaması için en beğendiği adaylara oy vermekten feragat edebilirler.

C seçeneğini en çok beğenen 20 kişinin C yerine B adayına oy verdiklerini düşünelim. Bu durumda B adayı, 41 oy alarak seçimi kazanacaktır. C’yi tercihlerinin ilk sırasına koyan seçmenler, en beğendikleri aday yerine B’ye oy vererek, en beğenmedikleri aday olan A’nın seçilmesini önlemiş ve daha iyi duruma gelmişlerdir. Seçmen Kümesi-3’ün stratejik oy verme yöntemini, diğer gruplar da gerçekleştirebilir.

Bu  örnek, basit çoğunluk usulü ile gerçekleştirilen bir seçimde, seçmenlerin salt çoğunluğunun en istemedikleri adayın seçilebileceğini göstermesi adına anlamlıdır. 22 oyun dışında/altında kalan tüm tercihler değersizleşir.

Basit çoğunluk usulü’nün ülke çapında uygulandığını varsayalım. Sınıf başkanlığı seçiminde olduğu gibi, ülke çapındaki seçmen, genel seçimlerde oy kullanacak bütün seçmenlerle tek tek görüşüp bir oy tahmininde bulunamaz. Bu sebepledir ki, seçmen stratejik oy kullanmak için sınırlı bilgiye sahiptir. Günümüzde (basit çoğunluk yerine nispi temsil uygulanıyor olsa da) kamuoyu araştırma şirketleri, seçmenler adına bu tahmini yapmaya çalışmakta ve stratejik oy verme işlemini kolaylaştırmaktadırlar.

1946 Genel Seçimleri’ne geri dönelim; bu seçimler yalnızca liste usulü çoğunluk yönteminin adaletsizliği ile değil, aynı zamanda seçimlerde uygulanan “açık oy, gizli tasnif” metoduyla da anılır. Seçim kampanyası ve seçimler boyunca CHP’nin baskısı o denli ağırdır ki, 1946 Genel Seçimleri’ne “sopalı seçim” biçiminde de refere edildiği olur. Oy vermedeki ve oyların sayımındaki bu ilginç yöntem sebebiyle, 1946 Genel Seçimleri’ne günümüzden baktığımızda son derece manipülatif bir durumla karşılaşırız. CHP yetkilileri seçimin adil olduğunu savunurken, çoğu DP’li, sayım sırasında DP’ye verilen oyların ortadan kaybolduğunu ve CHP’nin haksız bir seçim galibiyeti elde ettiğini iddia ederler. Celal Bayar “Başvekilim Adnan Menderes” isimli eserinde, durumu Demokrat Parti ve kendi gözüden şu şekilde anlatır:

DP teşkilatının sandık müşahitleri eliyle topladığı rakamların hesabından, 1946 seçimlerinde DP’nin 279 milletvekilliği, CHP’nin de 186 milletvekilliği kazandığı anlaşılıyordu. Fakat Meclis’teki fiili durum, 395 Halk Partisi milletvekili ve 66 DP milletvekili idi. Bu rakamlar, o günlerin TBMM Başkanı Kazım Karabekir’in, seçimler arifesinde verdiği bir özel demeçte ‘Meclis’te 60-70 muhalif milletvekilinin bulunması yeter bir ölçüdür’ sözüne uyuyordu. Demek oluyor ki, CHP iktidarı, seçimlerden önce, DP için bir kontenjan kabul etmiş ve bu kontenjanı, valileri vasıtasıyla aynen tahakkuk ettirmişti.

Her ne kadar bir sonraki genel seçimde DP’nin %52’nin üzerinde oy alması Celal Bayar’ın iddialarını destekler nitelikte olsa da, aynı sistemle gerçekleştirilen 1950 Genel Seçimleri, 1946’daki adaletsizlikleri sürdürmüştür. Sistem bu sefer DP lehine işlese de, temsildeki adaletsizlik 1946 seçimlerini de geride bırakmıştır. 1946 Genel Seçimleri’ndeki adaletsizlikler sonraki yıllar için DP’ye büyük bir propoganda kozu vermiş ve 1950-1960 sürecindeki rövanşist tutumlarının temelini oluşturmuştur.

21 Temmuz 1946 Genel Seçimleri’nde CHP ve DP’nin aldığı oy oranları sırasıyla %85 ve %13 iken, parlamentoda sahip oldukları sandalye sayıları 395 ve 66’dır.

Tablo-3: 1946 Genel Seçimleri –

Seçimlerin ardından Recep Paker başbakanlığında kurulan CHP hükümeti, Demokrat Parti’yi desteklediği bilinen kesimleri tekrar yanına çekme çabasına girişti. Uygulanan liberal politikalar ülkeyi enflasyonist bir sürece soktuysa da, CHP, DP kadar “işe yarar”olabileceğini gösterdi. DP ise bu politikaları eleştirdi ve CHP’nin ekonomi programını kamuoyu önünde tartışmaya açtı. DP’nin meclisi boykotuna kadar varan krizden güçlü çıkan yine DP oldu; Cumhurbaşkanı İnönü DP ve hükümet arasındaki krizin çözümünde uzlaştırıcı bir rol oynadıysa da Peker Hükümeti’nin güç kaybetmesine mani olamadı. DP, krizden güçlenerek çıkmanın verdiği güvenle taleplerini bir adım ileriye taşıdı; seçim kanunlarının “parti” yerine bağımsız yargı organları tarafından hazırlanması, “Parti Başkanlığı” ve“Cumhurbaşkanlığı” konumlarında aynı kişinin (İnönü) bulunmasına izin veren düzenlemelerin iptalini ve antidemokratik her türlü yasanın yürürlükten kaldırılması, bu taleplerin en önemlileriydiler. CHP ise 1946’ya dek izlediği tavizsiz laisist tavrını da bir kenara bırakarak popüler politakalar izlemeye başladı. Bu dönüşümün en büyük göstergesi, okullarda din öğrenimine izin veren karardır.

Seçimlerden sonra kurulan Recep Peker Hükümeti’ni (07.08.1947-10.09.1947) Hasan Saka Hükümetleri (Birincisi 10.09.1947-10.06.1948 arasında, ikincisi ise 10.06.1948-16.01.1949 tarihleri arasıda görevde kalmıştır) ve Şemsettin Günaltay Hükümeti (16.01.1949-22.05.1950) izledi. Peker Hükümeti süresince verilen tavizler, 1950’ye dek izleyen hükümetler döneminde artarak sürmüştür.

 

Kısaca, 1946 seçimleri ile 1950 seçimleri arasında geçen süreye, CHP’nin DP’nin popüler çizgisine yaklaşma çabaları damga vurmuştur. CHP’nin “altı ok”unu oluşturan etmenler bu süreçte yumuşatılmak zorunda kalınmıştır; inkilapçılık ilkesinin radikal diskuru azaltılarak demokratik gelişmenin önemine vurgu yapılmış, devletçilik ilkesi özel sektörü dışlamayacak biçimde yeniden yorumlanmış, laiklik ilkesinin “İslam düşmanlığı” biçiminde algılanmaması için ise kimi önlemler geliştirilmiştir. CHP, aynı zamanda “devlet” ile “parti”yi ayırmanın yollarını aramış, küçük ilerlemeler kaydettiyse de kamuoyundaki yerleşik algılıyı kırmayı başaramamıştır. DP’nin de CHP’nin bu niyetini tasvip ettiği, hatta desteklediği söylenebilir. Zira DP farkındaydı ki, ancak CHP kimliğinden arındırılmış, tarafsız bir bürokrasinin varlığında adil seçimlerle işbaşına gelmek ve “hükümet olmak” mümkündü. DP’nin 1950 seçimlerinde, bir öncekine kıyasla oldukça başarılı olmasının temel sebepleri seçim kanununun daha demokratik hale getirilmesi ve CHP’nin kendine duyduğu aşırı güvenle antidemokratik yöntemleri terk etmesi idiyse de, bürokrasinin siyasi partilere olan mesafesinin artması da 1950 seçimlerinin DP lehine sonuçlanmasının önemli sebeplerinden biriydi.

1950 Genel Seçimleri, yargı denetiminde ve “gizli oy, açık tasnif” yöntemiyle gerçekleştirildi. Seçimlerden hemen önce yürürlüğe giren 16 Şubat 1950 tarihli 5545 sayılı Milletvekilleri Seçimi Kanunu’nun getirdiği en önemli yenilik Yüksek Seçim Kurulu’nun kuruluşuydu. Yasa, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşacak bir başkan ve altı üyeli (buna ilaveten dört yedek üye) bir kurul öngörüyordu. Yüksek Seçim Kurulu’na ek olarak, yasayla birlikte siyasi partilere sandık kurullarında temsilci bulundurabilme hakkı da tanınıyordu. Fakat, seçimler esas olarak liste usulü çoğunluk sistemiyle yapılmaya devam ediyordu.

1946 seçimlerine nazaran DP örgütlenmesini genişletmiş ve CHP gibi, bütün illerde seçime girebilir hale gelmişti. Millet Partisi ise ancak 22 ilde aday belirleyebilmişti.

1950 seçimleri, Türkiye için rekor bir seviyede olduğu ilerleyen yıllarda anlaşılacak bir katılıma sahne oldu; %89,3’lük oran, ancak 1983 (%92,27) ve 1987 (%93,28) seçimlerinde aşılabildi. Yine de, 1983 ve 1987 genel seçimlerinin gerçekleştirildiği şartlar gözönüne alındığında, 1950 seçimlerinin en geniş “gönüllü katılımı” sağladığı görülecektir. Kimi akademisyenler katılım oranındaki bu yüksekliği, seçim sisteminin adil olmasına ve kamuoyunda bu algının yerleşmesine bağlamaktadır:

Katılma oranının en yüksek görüldüğü 1950 seçimleri, ülkemizde ilk kez adlî denetim ve gözetim ilkesini getiren 21.2.1950 tarih ve 5545 sayılı Milletvekilleri Seçimi Kanununa göre yapılmıştır. Seçim güvenliği tamdır. Partiler, propaganda için radyodan yararlanmışlardır. Seçmen vatandaş karma liste imkânına sahiptir.

Tablo-4: 1950 Genel Seçimleri –

Tablo-4’te de görüleceği üzere, Türkiye genelindeki oyların yaklaşık %8’ini elde eden Millet Partisi ve bağımsız adaylar dışında, seçim Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti arasında geçmişti. 1960’a kadar sürecek on yıllık DP iktidarının başlangıcı olan seçimde, CHP’ye 1946 Genel Seçimleri’nde DP’den 330 sandalye fazla kazandıran sistem, bu defa DP’nin lehine işlemişti. 63 seçim çevresinin yalnızca 10 tanesinde birinci parti olmayı başarabilen CHP, Türkiye genelinde DP’den yalnızca %13 oranında az oy almış olsa da, parlamentoda 415 DP sandalyesine karşın 69 sandalye edinerek işlevsiz bir muhalefet partisi haline gelmişti.

Resim-4: İzmir’de yayınlanan Anadolu Gazetesi, 1950 Genel Seçimleri’nde oyların CHP’ye verilmesi çağrısında bulunuyor –

Seçimlerin ardından Celal Bayar cumhurbaşkanı seçildi, partinin başına ise Adnan Menderes geçti ve 22 Mayıs 1950’de hükümeti kurdu. 1950’nin Eylül ve Ekim aylarında yapılan Belediye ve İl Genel Meclisi Seçimleri yine DP’nin ezici üstünlüğü ile neticelendi.

Demokrat Parti’nin “Beyaz Devrim” olarak nitelendirdiği 1950 Genel Seçimleri’nden, 27 Mayıs 1960’taki ihtilale kadarki süreç, CHP ile DP arasındaki gerginlikler ve DP içindeki iktidar mücadeleleri ile karakterize oldu. 10 yıllık DP iktidarını değerlendirirken, dönemin siyasi şartlarını ve önemli olaylarından ziyade, DP’nin “Türkiye’yi demokratikleştirme” iddiasını inceleyeceğim.

DP, iktidara gelir gelmez CHP ile yerleşik bürokrasi arasındaki kuvvetli bağı etkisizleştirme çalışmalarına başladı. Feroz Ahmad, DP ve CHP arasındaki mücadeleyi değerlendirirken, iki parti arasındaki ayrışmayı şu şekilde özetliyordu:

Hemfikir olunan alanların genişliğine karşın, ülkeyi dönüştürmenin hızı ve doğası konusunda partiler anlaşamadı. CHP’liler, iktidar yapısı içindeki bürokratik-askeri grupların beklenmedik bir zarar görmeyeceği ve doğmakta olan kapitalist topluma emilmeleri için bunlara zaman ve fırsat tanınacağı, daha yavaş ve daha istikrarlı bir dönüşümden yanaydı . . . DP’nin kemalizm yorumuna göre – birçok CHP’linin de paylaştığı – Atatürk, Türkiye serbest girişime dayalı kapitalist bir sistem içinde batılılaşabilsin diye, kendi reform programını uygulamıştı. Menderes’in işaret ettiği reformların ‘amaç ve motifleri’ bunlardı.

DP’nin CHP’yle özdeşleşen bürokrasiye karşı giriştiği tasfiye kampanyasına CHP uzun süre sessiz kalmadı: Ülkenin huzur ve güvenliğini tehdit eden DP idaresinin partizanca davrandığını ve kamu görevlilerinin DP ekseninde hareket eden siyasi komiserlere dönüştüğü iddia edildi. CHP’nin savları, DP’nin CHP aleyhinde 1950 Genel Seçimleri evvelinde ileri sürdüğü iddialarla şaşırtıcı derecede benzerlik göstermekteydi.

DP ise CHP’nin cılız muhalefetine kulağını kapamasını ve partinin mallarına el konulmasına değin varan rövanşist uygulamaları “halkın kendilerine bu yönde bir irade beyanında bulunduğu” iddiasıyla meşrulaştırma gayreti içerisindeydi. Partinin çeşitli kanallarınca dile getirilen bu görüşe Menderes de katılıyor, 1954 Genel Seçimleri’ne kısa bir süre verdiği bir mülakatta “Millet hata ettiğimizi ilan ederse, üç ay içinde seçimlerde erkek gibi bedelini öderiz” diyordu.

Resim-5: DP, afişlerle kırsaldaki oylarını muhafaza etmeye çabalıyor. –

1954 Genel Seçimleri yaklaştıkça CHP ve DP arasındaki gerilim iyice tırmandı. DP, kamuoyunda CHP’nin kurumsal kimliğinin komünizme yaklaştığı vurgusunu yaparken, CHP ise iktidarın kudretini kısıtlayacak bir Anayasa Mahkemesi kurulması gerekliliğini bildirirken, DP’nin yabancı sermayeyi teşvik eden iktisadi politikalarını eleştiriyordu.

DP ise bu hengamede Üniversiteler Kanunu’nda yaptığı bir değişiklikle profesör olarak görev yapan akademisyenlerin siyasete girmesini önlerken Basın Kanunu’nda ise cezaları ağırlaştırma yoluna gitti.

DP’nin 1950’den 1954’e kadar giriştiği eylemler pek çok alanda yeni yasal düzenlemeleri öngörmesine rağmen, 1950 Genel Seçimleri’nde DP’ye zafer kazandıran “liste usulü çoğunluk” seçim metoduna dokunulmadı. CHP’nin 1950’yle hemen hemen aynı sayıda oy aldığı seçimlerden, oy sayısını 1 milyona yakın artıran DP yeniden galip ayrıldı. 1950 Genel Seçimleri’nde ülke genelinde CHP’den %12 daha fazla oy toplayan DP, 1954’te bu farkı %22’ye çekti. Seçim metodu sayesinde, iki partinin parlamentodaki milletvekili sayısı arasındaki fark ise iyice açıldı. Türkiye genelinde topladığı %35,35 oy CHP’ye yalnızca 31 vekil kazandırırken, DP’nin %57,61’lik oy oranı parlamentoda 502 milletvekiline denk geldi. Muhalefet partisi işlevini yerine getiremeyecek kadar etkisizleşen CHP, DP’den ayrılan liberallerin Hürriyet Partisi’ni kurmasıyla beraber anamuhalefet partisi titrini dahi yitirdi.

Tablo-5: 1954 Genel Seçimleri –

1950’deki “Beyaz Devrim”den 1954 Genel Seçimleri’ne dek geçen süre, DP-CHP çekişmelerine ve zaman zaman DP’nin antidemokratik önlemlerine sahne olduysa da, DP 1950’de yakaladığı ivmeyi hala muhafaza ediyordu. Partinin Türkiye genelinde oylarını %5 artırması ve CHP’nin parlamentoya ancak 31 vekil gönderebilmesi, DP kadrolarının güvenini yükseltti. 1954 Genel Seçimleri’ni bir“güvenoylaması” olarak değerlendirdiğini kamuyona çoktan ilan etmiş olan Menderes, ezici seçim zaferiyle daha otokratik bir kimliğe büründü. Gerçekten de, dönemi inceleyen sosyal bilimcilerin hemen hemen tamamı, 1954 seçimlerinin Türkiye siyaseti için bir kırılma anı olduğunda ve yeni bir “tek parti idaresi” olma yoluna giren DP’nin çok partili hayata “ihtilal” kavramını hediye ettiğinde hemfikirdirler.

Kuruluşundan iktidarı devraldığı 1950’ye dek, DP’nin CHP’ye yönelttiği temel eleştirilerin başında, CHP’nin ve onla bütünleşik olarak gelişmiş bürokrasinin, kendi dışındaki siyasi unsurlara karşı takındığı baskıcı tutum geliyordu. CHP kanadı ise bu eleştirilere karşılık verirken, arzu edilen ekonomik kalkınmanın istikrarlı bir siyasi ortama ihtiyaç duyduğunu öne çıkartıyordu. Muhalefetteyken CHP’yi bu konuda kıyasıya eleştiren DP, iktidar koltuğunu devralınca, CHP yönetiminin çok da haksız olmadığı kanaatine vardı. DP’nin “laissez faire” politikaları bile “güçlü” bir siyasi iradeye ihtiyaç duyuyordu.

Tablo-6: 1950-1959 dönemine ait dış ticaret verileri –

Siyasal liberalizm ile ekonomik liberalizmin gelişiminde denge politikası izlemeyen DP yönetiminin bütün çabalarına rağmen, 1954’ten sonra laissez faire politikaları darbe almaya başladı. İyi geçen mevsimlere bağlı verimli hasatlarla artan tarımsal ihracat, 1954’e dek toplam ihracatı kabul edilebilir bir seviyede tutmuştu. Lakin çoğunlukla hava şartlarına bağlı bu ihracat politikası 1954’te tarımsal üretimin düşüşüyle birlikte sorgulanır hale geldi. Halihazırda geniş ölçüde serbestleştirilmiş olan dış ticaret alanında, 1954’ten itibaren yeniden korumacı tedbirler uygulanmaya başlandı; ilk önlem olarak Milli Koruma Kanunu tekrar yürürlüğe sokuldu. Uzun lafın kısası, tarım sektöründeki gerileme, ilk defa CHP’ye halkı doğrudan etkileyen bir hususta muhalefet yapma şansı verdi. Bu da Menderes ve DP’yi daha uç önlemler almaya sevketti.

Resim-6: DP döneminde ilk defa kötüye giden ekonomi, 1954’ten sonra sıklıkla CHP’nin popüler söylemlerinde kendine yer buldu –

Bu önlemlerin ilki, DP’nin toplanma hürriyeti alanında 1956’da yapılan değişikliklerdir. Günümüzde “Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu” biçiminde ifadesini bulan toplanma hürriyetine dair düzenlemeler, ilkin 1909 tarihli İçtimaatı Umumiye Kanunu, sonrasında ise 1912 tarihli Tecemmuat Hakkında Kanun aracılığı ile düzenlenmişti.  1909 tarihli kanun, toplantı ve gösteriler için izin şartı aramazken, ilgili etkinliklerin düzenlenme tarihinden en geç 48 saat önce mülki amirliklere bilgi verilmesini şart koşuyordu. 1912’deki kanun ise de facto olarak beyan esasını ortadan kaldırmış, mülki amirliğe ilgili etkinliği “lüzum görüldüğü takdirde” yasaklama yetkisini tanımıştır. 1912’deki düzenleme, CHP tarafından 1946 Genel Seçimleri’nden hemen önce yeniden 1909’daki haline döndürülmüştür. 1956’da oluşturulan 6761 sayılı Toplantılar ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanun ise, 1909 ve 1912 tarihli kanunlardan sonra toplanma hürriyetini düzenleyen ilk kapsamlı çalışma olmuştur. Ne yazık ki, öngördüğü özgürlükler bağlamında, 6761 sayılı kanun, öncüllerinden oldukça geride durmaktadır.

İlgili kanunla birlikte toplantı ve gösteriler yeniden beyan yerine izin esasına bağlanmıştır. Mülki amire mülki hakları kısıtlanmamış en az üç kişinin yapması öngörülen bildirimde; etkinliğin konusu ve amacının, yer ve zamanın, toplanma ve dağılma yerlerinin, idareci ve konuşmacıların kimlik ve ikametgah bilgilerinin de belirtilmesi şart koşuluyordu. Buna karşılık mülki amirlik ise, bildirime konu olan toplantı veya gösteri hakkındaki kararını, başvuruda bulunan kişilere etkinliğin başlama saatinden önce bildirecekti. Mülki amirlik, başvuruyu reddettiği durumlarda ise herhangi bir açıklamada bulunmakla mükellef değildi. Kanun’un bir başka hükmü, toplantı veya gösteriyi izleyecek hükümet komiserinin hükmettiği durumlarda, güvenlik güçlerine kalabalığı ateş ederek veya zor kullanarak dağıtma yetkisini sağlıyordu.

Kanun bireylerin ve kurumların siyasi özgürlüğünü önemli bir biçimde kısıtlıyorduysa da, asıl hedef muhalefet partileriydi. Kanun’un siyasi partilerin miting ve toplantılarını düzenleyen maddesi, seçim dönemleri dışında kalan zamanlarda siyasi propoganda yapılmasını imkansız hale getiriyordu:

Madde 2 Siyasi partilerce veya siyasi propoganda kasdiyle hakiki veya hükmi şahıslar tarafından tertip edilecek toplantılar ve gösteri yürüyüşleri ancak muhtelif seçimler dolayısiyle Milletvekili Seçimi Kanununa göre muayyen olan seçim propoganda devresi zarfında ve mezkur kanun hükümleri dairesinde yapılır.

Yukarıda belirtilen kanun hükmü sebebiyle muhalefet partileri propoganda imkanını yitirirken, iktidar partisi yöneticileri ve vekilleri, hükümet üyesi sıfatıyla her türlü gösteri ve toplantıyı organize etmekten geri durmuyorlardı. Düzenlemenin sonuçları hemen görülmeye başlandı; CHP Genel Sekreteri Kasım Gülek çıktığı Karadeniz gezisinde tutuklandı, CMP’nin Giresun Kongresi’nde parti genel başkanı Osman Bölükbaşı’nı alkışladıkları gerekçesiyle 9 delege tutuklandı, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakütesi dekanı Turan Feyzioğlu akademik yılın açılışı sebebiyle yaptığı konuşmada siyasi içeriğe yer verdiği iddiasıyla vekalet emrine alındı, Hürriyet Partisi Ankara İl Başkanlığı’nın ise toplantılarını sürdürmesine izin verilmedi. 6761 sayılı Toplantılar ve Gösteri Yürüyüşleri Hakkında Kanun vesilesiyle girişilen antidemokratik eylemler, 1957-1960 süresince devam etti.

Kişisel ve kurumsal özgürlüklerde geriye doğru atılan bir diğer adım, basın kanununda yapılan düzenlemelerdir. İnceleme boyunca zaman zaman “Basın Kanunu”nda ilerici değişiklikler olduğundan veya basın üzerinde kanun aracılığıyla tahakküm kurulmaya çalıştığından bahsedildi. Durumu kısaca özetlemekte fayda var.

Basın Kanunu’nda 1938’de yapılan değişiklik vesilesiyle, dergi ve gazete çıkaracak gerçek veya özel kişilerden teminat ücreti yatırmaları isteniyor, aynı zamanda bu kuruluşların imtiyaz sahibi ve çalışanlarının “sui şöhret eshabından olmaması” (kötü şöhrete sahip olmaması) şartı getiriliyordu. Pek çok keyfi uygulamaya sebebiyet vermeye eğilimli böylesi bir kanun, 1946 Genel Seçimleri öncesinde, biraz da CHP’nin DP’nin kuruluşuna verdiği reaksiyon neticesinde serbestleştirildi. 13 Haziran 1946 tarihinde kabul edilen 4935 sayılı Matbuat Kanununun 50’nci Maddesinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun’la birlikte hükümet, dergi ve gazeteleri kendi insiyatifine bağlı olarak kapatmaz hale geldi; bundan böyle yayın organları ancak adil biçimde yargılanmdıktan sonra cezai müeyyideye tabi tutulabilecekti. Yine 1946 yılında yapılan ilave değişikliklerle, yukarıda belirtilen “teminat ödemesi” gibi şartlar ortadan kaldırılmış, yayın çıkartacak özel ve tüzel kişilerin resmi makamlardan izin alması uygulması sonlandırılarak yalnızca beyanname verilmesi gerekliliği yasaya eklenmiştir. Kısacası Basın Kanunu – çeşitli antidemokratik dayatmaları halen bünyesinde barındırıyorduysa da – 1950 yılı sonu itibarıyla o güne kadarki en özgürlükçü halini almıştır.

DP’nin parti programı ve partinin CHP’ye yönelttiği temel eleştiriler incelendiğinde, CHP’nin devletçi ekonomi politikaları ne denli tasvip edilmiyorduysa, arzulanan özgür siyasal zeminin sağlanamayışı da DP’yi bir o kadar rahatsız ediyordu. Doğal olarak, DP’den beklentiler kişilerin ve kurumların siyasal haklarını genişletmesi ve basına daha rahat hareket edebileceği bir ortam yaratmasıydı.  Süreç bu şekilde işlemedi. Menderes 1954 Genel Seçimleri’nden sonra verdiği bir röportajda, basınla olan ilişkilerinin ne yönde seyredeceğinin işaretlerini veriyordu:

Seçimler, vatandaşların benim tuttuğum yolu ne kadar beğendiğini açığa vurdu. Şimdiye kadar ben, siz gazetecilere danışmağa değer veriyordum. (Asaba ilaç diye aspirin mi, yoksa optalidon mu kullanmak münasiptir?) diye fikrinizi soruyordum. Halkın çoşkun güveni şimdi şunu belli ediyor ki, böyle bir danışmaya ihtiyacım yoktur. Ben kendi kendime son kararı vereceğim, dilersem aspirin, dilersem optalidon kullanacağım.

DP Hükümetleri döneminde basın kanundaki cezalar artırıldı; genişleyen yayın yasaklarının yanı sıra, gazetelerin editörleri ve yayıncılarının sorumlulukları arttı. Gazete ve dergilerinin sorumlularının ve çalışanlarının, görev yapabilmeleri çeşitli hükümlere bağlandı; 6 ay ve üzerindeki mahkumiyetler meslekten men sebebi sayıldı. Hükümet hakkında yapılan olumsuz haberler her defasında cezai müeyyidelere sebep oldu. Bu cezalara hukuksal dayanak teşkil eden yasalardan biri, 1956’da Kanun’a eklenen 32’nci maddeydi:

Madde 32 – Memleket ahlakını, aile nizamını bozacak veya cürüm işlemeye teşvik veya tahrik edecek şekilde heyecan uyandıracak tafsilat ile hakiki veya hayali vakıaları hikaye veya tasvir veya tersim edenler veya intihar vakıaları hakkında haber çerçevesini aşan ve okuyanları tesir altında bırakacak mahiyette tafsilat ve resimler neşredenler hakkında (1.000) liradan (10.000) liraya kadar ağır para cezası hükmolunur.  

Orijini Doğu Bloku ülkeleri olan fikir eserlerinin basımı ve dağıtımı yasaklanırken, yazdıkları yazılar sebebiyle haklarında dava açılan gazetecilerin kanıt göstererek kendilerini savunmaları engellendi. Bu ilginç uygulama, CHP’nin 1957 Genel Seçimleri öncesindeki söylemleri arasında da kendisine yer bulmuştur.

1957 Genel Seçimleri’nden önce DP’nin giriştiği “reformlar” yalnızca toplanma hürriyeti ve basın hürriyeti gibi dolaylı alanları değil, doğrudan siyasi rakiplerinin hareket alanını kısıtlayıcı tedbirleri de içermektedir. 1957 Genel Seçimleri’nden önce yapılan değişikliklerle; bir partiden milletvekili adaylığı reddedilen kişilerin başka partilerden aday olmaları yasaklanmış, devlet memurlarının milletvekili adayı olmadan altı ay önce istifa etmeleri gerekliliği yasalaştırılmıştır. 1954 Genel Seçimleri’nden hemen sonra yürülüğe konan başka bir yasa ise, hükümete meslekte 25 yılını doldurmuş veya 60 yaşını aşmış devlet görevlilerini geçici olarak görevden alma veya emekli etme yetkisini verdi. Yüksek yargı hakimlerini ve üniversite mensuplarını da kapsayan bu düzenlemeyle birlikte DP’nin bürokrasi üzerindeki tahakkümü kuvvetlenmiş oldu.

1957 Genel Seçimleri öncesinde, muhalefet partileri arasında oluşan seçim ittifakı eğilimi ise yine yasa yoluyla engellendi. Seçimlere bir ay kala düzenlenen yasa, muhalefet partilerinin karma liste oluşturma şansını ortadan kaldırdı ve CHP-CMP-HP ittifakı henüz başlamadan sona erdi.

1946 ve 1950 Genel Seçimleri öncesinde DP’nin ve CHP karşıtlarının çokça tepkisini çeken radyo yoluyla propoganda hakkı ise, bu dönemde tekrar muhalefetin kullanımının dışında bırakıldı. İktidar partisi ise bu imkanı muhafaza etmiştir. Özellikle 1957 Genel Seçimleri öncesinde hak kullanımı suistimal haline gelmiş, propoganda dönemi resmi olarak seçimlerden üç gün önce sona erdiği halde DP lehine yayınlar son ana dek devam etmiştir. Seçim günü ise radyolardan DP’nin sandıklarda ezici bir üstünlük elde ettiği çeşitli şekillerde kamuoyuna duyurulmuş ve seçmen yönlendirilmeye çalışılmıştır. Bu hakkın muhalefetin kullanımına kapanmasıyla ilgili Menderes şu açıklamayı yapmıştır:

Radyoda konuşmanın, meydanlarda konuşmanın adabını öğrenelim. Ondan sonra hak isteyelim. Bugün muhalefet partileri işte bu sebepten Devlet radyosunu kullanmaktan mahrumdurlar.

Dönemin bir başka ilginç hadisesi, Osman Bölükbaşı-DP çatışması ve Kırşehir ilinin durumudur. 1954 Genel Seçimleri’nde Osman Bölükbaşı Kırşehir’deki oyların neredeyse tamamını elde ederek meclise girmeye hak kazanınca, DP durumu kabullenemeyerek Kırşehir’i ilçe haline getirdi ve Nevşehir’e bağladı. Bölükbaşı’nın meclisteki varlığı ise Haziran 1957’de kesintiye uğradı; “meclise alenen hakaret ettiği” gerekçesiyle hakkında Başbakanlık tezkeresi çıkartılmış, oyçokluğuyla dokunulmazlığının kaldırılmasına karar verilmesinin ardından tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Tam da bu sıralarda Kırşehir yeniden il yapılmış, 27 Ekim’de yapılan Genel Seçimler’de Bölükbaşı yeniden Kırşehir milletvekili olarak seçilmiştir. Kırşehir’deki benzer keyfi sebeplerden ötürü, 1954 Genel Seçimleri’nin hemen ardından, Adıyaman Malatya’dan ayrılarak il yapılmış, Kastamonu’nun Abana ilçesi ise köy haline getirilmiştir.

Tablo-7: 1957 Genel Seçimleri –

1954-1957 arasındaki dış ticaret dengesindeki gerileme ve mevcut enflasyonist baskıya karşın, DP seçimlerden önce tahıl alım fiyatlarını yükseltti. Seçim kampanyası boyunca popüler din vurgusu yükseltildi, Kıbrıs’taki gelişmeler ve çevre ülkelerdeki sol hareketlerin yükselişi de DP tarafından kamuoyundan reaksiyoner oyları toplamak için kullanıldı. CHP, 1954-1957 dönemindeki gelişmeler yüzünden aydınları tekrar kendi saflarına çekmeyi başardıysa da, bu gelişme DP’nin seçimlerden yeniden birinci parti olarak çıkmasına mani olamadı. Geçmiş seçimlere göre makas biraz kapanmış, DP’nin ülke genelinde elde ettiği %47,87’lik orana karşılık, CHP seçmenin %41,09’unun desteğini kazanmıştı. Bir önceki dönemde 31 vekil elde edebilen CHP, 1957’yle birlikte milletvekili sayısını 178’e çıkardı ve geçmiştekinden daha sert ve kararlı bir biçimde muhalefet işlevini yerine getirmeye başladı. 1957 Genel Seçimleri, “liste usulü çoğunluk” metodunun uygulandığı son genel seçimdir.

1957 Genel Seçimleri’nden CHP’nin oylarını artırarak çıkması, DP kanadında endişe yarattı ve kamuoyunda CHP’nin “seçimle iş başına gelemeyeceğini anlaması hasebiyle askeri ihtilal yoluyla DP’yi devirme emelinde” olduğunu iddia eden bir kampanya yürütülmeye başlandı. Seçimlerden önce de dile getirilen bu iddia, seçimlerden sonra yaygın bir korkuya dönüştü. 1957 Genel Seçimleri öncesinde alınan ağır önlemler DP’ye yeterli gelmedi.

DP’nin basın özgürlüklerinde yaptığı ağır kısıtlamalara, 1957 Genel Seçimleri’nden hemen sonra bir yenisi daha eklendi. 27 Aralık 1957’de Meclis İç Tüzüğü’nde yapılan değişiklik uyarınca, TBMM çatısı altında dahi muhalefet faaliyetleri baskılanırken, basının ise TBMM’nin çalışmaları hakkında yapacağı haberler kısıtlandı. Durumun anayasaya aykırılığını işaret eden İstanbul Üniversitesi Anayasa Hukuku Profesörü Hüseyin Nail Kubalı ise Milli Eğitim Bakanlığı’nın hışmına uğradı. Bakan Tevfik İleri, Kubalı hakkında soruşturma açılması talebinde bulundu ve 2 Şubat 1958 tarihinde İstanbul Üniversitesi Senatosu’nun aldığı kararla Kubalı açığa alındı. Basın ve ordu ile halihazırda ilişkileri gerilmiş olan DP, bu olayla birlikte üniversitelerde inandırıcılığını iyice yitirdi.

DP ikitidarı muhalefet, bürokrasi ve üniversitelerle uğraşadursun, parti yıllar geçtikçe ekonomi vizyonundan tavizler vermeye devam ediyordu. Milli Koruma Kanunu’nun yeniden yürürlüğe sokulmasından sonra, çeşitli sektörlerdeki fiyat kontrolleri sebebiyle DP’nin iş çevreleriyle olan ilişkileri bozulmaya başladı. 4 Ağustos 1958’deki devalüasyon kararı ile birlikte, Türk Lirası’nın değeri Amerikan Doları karşısında geriledi (Devalüasyondan önce 1$=2.80TL olan kur, 1$=9.025TL’ye geriledi). Bu sıralarda kullanılan 359 Milyon Amerikan Doları tutarındaki kredi, sorunları bir süreliğine öteledi. 1959 ve 1960 yıllarına gelindiğinde görüldü ki, DP’nin uyguladığı istikrar programı enflasyonu engellemeye yetmedi, genel fiyat seviyesindeki artış hızlanarak sürdü.

DP ile CHP arasındaki ilişkiler, 14 Temmuz 1958’de Abdül Kerim Kasım önderliğindeki silahlı güçlerin Irak yönetimine el koymasıyla farklı bir boyuta taşındı. CHP ve DP’ye karşı cephelenen basın, meselenin kamuoyunda uzun süre tartışılmasını sağladı. DP ise CHP’nin benzer bir stratejiyle yönetime el koyma planları yaptığını ve demokratik olmayan metodları yürürleğe koyabileceği konusunda halkı uyardı. DP Meclis Grubu, CHP’nin tutumunu kınayan bir bildiri yayınladı ve lüzum görülmesi halinde parti hakkında parti kapatmaya dek varabilecek önlemler alınabileceğini ima etti:

CHP Irak olaylarını ele alarak TBMM’nin ve hükümetin meşruiyetini ve istikrarını şiddet yoluyla tahrip etmenin mümkün, hatta gerekli olduğu kanaatini uyandırmaya sevk edebilecek çok tehlikeli bir yola girmişlerdir. CHP’nin TBMM’nin kudret, kuvvet ve salahiyeti önünde hürmetkar ve itaatkar olması kanuni bir mecburiyettir. Aksi halde gereken tedbirler alınacaktır…

Bu grup kararı, 1960’da ortaya çıkacak olan “Tahkikat Komisyonu”nun öncülü olarak değerlendirilebilir.

Resim-10: Menderes Manisa’da Vatan Cephesi oluşumunu ilk kez telaffuz ediyor. Milliyet Gazetesi, 13 Ekim 1958 –

12 Ekim 1958’de, Menderes CHP ve destekçilerinin oluşturduğu “şer ve düşmanlık cephesine” karşılık, “Vatan Cephesi”nin kurulması teklifini kamuoyuna sundu. Köylü Partisi ve CMP’nin birleşmesi, Hürriyet Partisi’nin CHP’ye katılması ve hükümetin ekonomik başarısızlıkları temelinde yapılan muhalefetin halktan karşılık görmesi, Vatan Cephesi hareketini sertleştirdi. Örgütlenme hızla şehirlerden köylere yayıldı; DP’li olmayanların da davet edildiği örgüte katılanların isimleri tek tek radyodan duyurulmaya başlandı. Cephe’yi destekleyenlere maddi ödüller vaadedildi, karşıtlar ise ceza tehdidiyle yüz yüze geldi. Cephe’yi sahiplenme karşılığında köylere cami, yol ve tarım kredisi gibi sözler verildi.

CHP ve DP arasındaki cepheleşmede, dini diskurlar sıklıkla kullanıldı; DP dindar bir kurumsal kimliğe sahip olduğunun altını çizerken, CHP’yi ise İslam karşıtlığıyla itham ediyordu. Vatan Cephesi’nin oluşturulmasıyla artan dini söylemler, Menderes’in İngiltere’deki uçak kazasından “mucizevi biçimde” sağ kurtulmasıyla birlikte doruk noktasına ulaştı.

Ekonomi politikalarındaki başarısızlıklar ve DP’nin toplumsal gruplarla bozulan ilişkileri CHP’nin gözünden kaçmamıştı. 1957’de aradaki oy farkını %6’ya indiren CHP, olası bir erken seçim yapılması halinde sandıktan birinci parti olarak çıkacağına inanıyordu. Seçimlerin 1959’da yapılacağına kani olan CHP ülke turuna başladı.  İki parti arasındaki gerilim meydanlara da yansıyordu; İnönü’nün Eskişehir ziyaretinde parti destekçilerinin gösteri yapması engellenirken, CHP kafilesi Uşak’ta saldırıya uğradı. Polis kuvvetleri asayişi sağlamak için güç kullandı.  İnönü’nün İstanbul’da saldırıya uğramasıyla birlikte olaylar Meclis gündemine taşındı, DP’liler “İnönü’nün ülkeyi ihtilale sürüklediğini” tekrar belirttiler. Buna karşılık CHP ise en kısa zamanda erken seçim yapılması gerekliliğini işaret ediyordu.

Eylül 1959’daki Geyikli Olayları (CHP ekibine yapılan saldırıdan sonra CHP yetkililerinin bölgeye girmesi ve basının hadiseyle ilgili haber yapması yasaklandı) ve 2 Nisan 1960’ta Kayseri’de CHP’nin Tarım Kredi Kooperatifleri seçimlerini kazanmasının ardından patlak veren çatışma, durumu iyiden iyiye kritik bir hale getirdi. Vaziyeti incelemek için Kayseri’ye hareket eden İnönü’ye engel olunması ise DP’nin niyetinin kamuoyunca sorgulanmasına sebep oldu.

Resim-11: 3 Nisan 1960 tarihli Akşam Gazetesi, Kayseri olaylarını manşetten veriyor –

CHP’nin erken seçim arzusu 1959 yılında kabul görmedi, fakat partinin erken seçim ısrarı bir sonraki yıl da sürdü. Kayseri olaylarının bir hafta ertesinde, CHP’nin kazandığı kamuoyu desteğini farkeden İnönü şu açıklamayı yapıyordu: “Seçimleri şimdi erteleselerbile 27 Ekim 961 akşam gün battığında seçimi yenilememişlerse gayrı meşru olacaklar ve bunu millete ben ilan edeceğim”

Kayseri olayları ve İnönü’nün sert demeçleri DP’nin darbe korkularının zirveye ulaşmasına yol açtı. Adalet Bakanlığı’na Menderes’e yakınlığıyla bilinen Celal Yardımcı’nın getirilmesiyle önlemler sertleşti: “Tahkikat Komisyonu”nun kurulmasına iliişkin öneri, 18 Nisan tarihinde iki DP milletvekili tarafından Meclis’e sunuldu. Sunulan öneriye göre, Tahkikat Komisyonu’nun kurulmasını zorunlu kılan sebepler, CHP’nin demokrasi dışı yollarla iktidara gelme istenci ve bu uğurda uygulamaya koyulan tedbirlerin memleketin siyasi sosyal ve iktisadi hayatını tehlikeye düşürmesi idi. CHPliler oluşturulacak bu kurumun anayasanın ve temel insan haklarının ihlali anlamına geleceğini öne sürdülerse de, Tahkikat Komisyonu’nun kuruluşuna onay veren kararın meclisten geçmesine mani olmadılar. Tahkikat Komisyonu 27 Nisan 1960 tarihinde 7469 sayılı TBMM Tahkikat Encümenlerinin Vazife ve Salahiyetleri Hakkında Kanun ile, anayasaya aykırı biçimde, meclis ve mahkemeleri de aşan yetkilerle donatıldı:

Madde 1 – Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri ve naib olarak vazifelendirecekleri tali encümenler; Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu, Askerî Muhakeme Usulü Kanunu, Basın Kanunu ile diğer kanunlarda Cumhuriyet Müddei umumisine, sorgu hâkimine, sulh hâkimine ve askerî adlî âmirlere tanınmış olan bilcümle hak ve salâhiyetleri haizdir.

Madde 2 – Türkiye Büyük Millet Meclisi Tahkikat encümenleri:

a) Tahkikatın selâmetle cereyanım temin maksadıyla her türlü neşriyatın yasak edilmesine,

b) Neşir yasağına riayet edilmemesi halinde mevkute veya gayrimevkutenin tabı veya tevziinin men’ine,

c) Mevkute veya gayrimevkutenin toplatılmasına, mevkutenin neşriyatının tatiline veya matbaanın kapatılmasına,

ç) Tahkikat için lüzumlu görülen veya sübut vasıtalarından olan her türlü evrak, vesika veya eşyanın zaptına,

d) Siyasi mahiyet arz eden toplantı, hareket, gösteri ve emsali faaliyetler hakkında tedbir ve karar almaya,

e) Tahkikatın selâmetle intacı için lüzumlu göreceği bilcümle tedbir ve kararları ittihaz etmeye ve Hükümetin bütün vasıtalarından istifade eylemeye, dahi salahiyetlidir.

Kısacası, Komisyon her türlü yayının basımına ve dağıtımına son vermeye, sorumlularını cezalandırmaya, ilgili matbaanın faaliyetlerini durdurmaya, “lüzumlu gördüğü” her türlü evrak ve eşyaya el koymaya, siyasi toplantı ve gösterileri yasaklamaya muktedirdi. Üstelik, bu eylemlerini dilediğince yerine getirebilmesi için hükümetin bütün imkanları Komisyon için seferber edilmişti. Kanunun diğer maddeleri ise en az ilk iki madde kadar korkutucuydu; Komisyon kararlarına açıkça muhalefet etmek, Komisyon’un çalışmalarına ilişkin gizlilik kararını ihlal etmek, Komisyon’a yalan beyanda veya şahitlikte bulunmak ve Komisyon kararlarının yerine getirilmesinde ihmal/suistimal gibi yeni suç tanımlamaları yapılmış, bu tanımlamalar için Ceza Kanunu’nda benzer suçlar için belirlenmiş ceza sürelerinin çok üzerinde cezalar öngörülmüştü.

Resim-12: Tahkikat Komisyonu’nun kuruluşu tüm gazetelerde ilan olunuyor, 19 Nisan 1960 tarihli Akşam Gazetesi –

18 Nisan’da kurulmasına ilişkin karar mecliste onaylanan Tahkikat Komisyonu, ilk kararlarını 19 Nisan günü kamuoyuna duyurdu. 1 Numaralı Tebliğ ile vazife taksimini gerçekleştiren Komisyon, 2 Numaralı Tebliğ ile partilerin ve yerel teşkilatlarının her türlü toplantı ve kongreleri yasaklanarak siyasi faaliyetleri durdurmuş, 3 Numaralı Tebliğ ile de Tahkikat Komisyonu’nun bizzat yapacağı bilgilendirmeler haricinde, Komisyon’un toplantıları, kararları ve bu kararlara ilişkin yorumları içeren her türlü yayını yasaklamıştı.

Tahkikat Komisyonu’nun kurulduğu 18 Nisan’dan 27 Mayıs günü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koymasına dek geçen sürede, CHP ile DP ve Komisyon arasında yükselen gerilime, 28-29 Nisan ve “555K” olarak anılan öğrenci olayları da eklendi.

***

Milli Birlik Komitesi’nin cunta iktidarını kurmasıyla birlikte, hem Türkiye’deki parlamenter demokrasi, hem de 1946 Genel Seçimleri ile başlayan çok partili yaşam kesintiye uğradı. DP’nin 1950’de iktidara gelişinden itibaren Demokles’in Kılıcı gibi tepesinde hissettiği darbe, Menderes iktidarlarının sert önlemleri, İnönü’nün iktidarı geri kazanma arzusu ve TSK’nın içinden geçtiği değişim sürecinin etkisiyle gerçekleşti.

DP, iktidarda kaldığı 1950-1960 süresi boyunca, kendisini iktidara taşıyan eleştirileri/tasarıları yürürlüğe koymaktan imtina etti; 1946 Genel Seçimleri’nde uygulanmaya başlayan liste usulü çoğunluk garabeti dönem boyunca sürdürüldü. Askeri darbeye yol açan faktörler incelendiğinde, nispi temsil yerine basit çoğunluğa dayalı seçim sisteminde ısrar edilmesi, temel sebeplerden biri olarak öne çıkmaktadır.

1950’de CHP’den antidemokratik bir seçim sistemi devralan DP, eşitsizlikleri çeşitli alanlarda ileri götürdü. Devlet imkanları iktidar partisi için seferber edilirken, muhalefet partilerine propoganda yolunun tıkanması, basın kanunun sertleştirilerek her türlü siyasi eleştirinin halka ulaşmasının engellenmesi, siyasi partilerden sivil toplum kuruluşlarına kadar her türlü örgütün faaliyetlerinin sınırlandırılması gibi uygulamalar, DP’nin antidemokratik kimliğini ortaya koymaktadır.

Sonuç olarak, 1946-1960 dönemi, parlamento seçimlerinin basit çoğunluk usulüne göre yapılarak temsilde inanılmaz derecede bir adaletsizliğin yaşandığı, temel anayasal hakların sınırlandırılarak siyasete ve bireysel haklara bariyerler konduğu, buna karşın -uygulanan seçim metodu gereği- bölgesel veya ulusal herhangi bir seçim barajının uygulanmadığı bir dönemdir. Dönemin sonunda TSK ilk defa demokrasiyi askıya aldı. Askeri darbeyi zorunlu kılan sebeplerinden birinin basit çoğunluk usulü seçim olduğuna kanaat getirildi ve 1960 yılından sonra nispi temsil sistemine geçildi. Halen Türkiye’deki parlamenter seçimlerin temel metodu olan d’Hondt sistemi ilk defa 1961’de uygulandı.

-Birinci yazının sonu-

Bir sonraki yazıda 1960-1980 dönemini, nispi temsil sistemini ve d’Hondt metodunun esaslarını ve yalnızca bir kez tatbik edilebilen Milli Bakiye Sistemi’ni inceleyeceğim. 1960 Askeri Darbesi’nin post-op kısmı da ikinci yazıya kalsın.

1 comment

  • HÜSEYİN GÜNAYDIN

    BEN KENDİ ADIMA NORMATİF DEMOKRASİYİ DÜŞÜNÜYORUM,
    FAKAT DÜNYANIN HİÇ BİR ÜLKESİNDE ÜLKE GENELİNDE UYGULANMADIĞINDAN ,TEMSİLİ DEMOKRASİ BİZİM ÜLKEMİZE UYGUN OLACAĞI DÜŞÜNCESİNDEYİM.

    Reply

Leave a comment