İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin‘in 26 Aralık’ta Terörle Mücadele Daire Başkanlığı tarafından düzenlenen ”Terörle Mücadele Değerlendirme ve Koordinasyon 45. Toplantısı”nda yaptığı konuşmanın yankıları sürüyor. Bakanın “terör tarifi” pek çok kişi ve kurumu tedirgin etti. Göreve geldiği günden bu yana “gaflarıyla” anılan Şahin’in bu konuşması da kimilerince masum gösterilmeye çalışıldıysa da, içerdiği nefret söylemleriyle şimdiye kadarki söylevlerinden ayrılıyor.

Konuşmanın şifrelerini değerlendirmek için ODTÜ Sosyoloji Bölümü öğretim görevlisi ve CHP Bursa Milletvekili Doç. Dr. Aykan Erdemir ve Pembe Hayat LGBTT Dayanışma Derneği Genel Sekreteri Kemal Ördek‘le birer görüşme yaptım. Kendileriyle yapılan kısa söyleşileri aşağıda bulabilirsiniz.

***

Aykan Erdemİr: “Talİhsİz açıklama değİl, daha derİn bir durum”

Aykan Erdemir: Türkiye’de böyle durumlarda “Talihsiz bir açıklama olmuş” deniyor. O anlamda talihsiz bir açıklama olmuş. Ama bunu peşin hükümlü bir anlayışın sistematik dışavurumu olarak değerlendirmek gerek. İki kavram arasındaki farkı ortaya koymaya çalışalım; Türkiye’de genellikle “talihsiz bir açıklama” şeklinde yorumlanıyor ve “münferit bir olay” diye değerlendiriliyor. Fakat ben bu gibi değerlendirmelere katılmıyorum. Peşin hükümlü, önyargılı bir anlayışın ve tutumlar kültürünün olağan yansımalarından biri diye değerlendirmek gerek. Görünenden daha derin bir sorun bu.

Doğu Eroğlu: Açıklamanın nerede yapıldığı yerin de önemi var. Sayın Şahin bu konuşmayı, Terörle Mücadele Daire Başkanlığı’nın organize ettiği Terörle Mücadele Değerlendirme ve Koordinasyon Toplantısı’nda dile getiriyor. Sıradan bir basın açıklaması veya demeç değil yani. Bakan Şahin terörün yalnızca silahlı değil, psikolojik ayağı da olduğunu, “bilimsel terörün” de terörü besleyen arka bahçelerden biri olduğunu söylüyor. Daha sonra sanatçıları, üniversite kürsülerini ve sivil toplum kuruluşlarını da bu kümeye dahil ediyor. Benim anlayamadığım bir ifade var, size özellikle danışmak isterim. Derneklerden bahsederken, “Arka bahçede ayrık otu ile tereler birbirine karışıyor. Kimisi zehirli kimisi faydalı. Hangisinin zehirli hangisinin faydalı olduğunu ancak yeyince anlıyorsunuz” diyor. Bu demeçler özelindeki fikriniz nedir?

Temelde toplumsal muhalefete karşı bir algı sorunu var. Yalnızca muhalefet partileri değil, mutlak iktidarın karşısında farklı düşünen, farklı tavır alan bütün kesimleri sorunlu olarak görmeye dayalı bir anlayış var. Bu tabi ki beraberinde peşin hükümleri ve önyargıları getiriyor. Dikkat ederseniz toplumsal muhalefetle ilgili değerlendirmeler doğrudan teröre bağlanıyor Bakan’ın anlatısı içerisinde. Toplumsal muhalefetle terörü aynı potada eriten bir anlayış bu. Bunun temelinde de şu var; mutlak iktidarı, devletin hükümranlığını sarsabilecek tüm yaklaşımları aynı kapsamda değerlendiriliyor. Terörün de devletin bekaasını, mutlak iktidarını tehdit ettiğini düşünüyor, aynı şekilde kendisi gibi düşünmeyen STK, vakıf, dernek, bilim insanı ve sanatçıları da bütünüyle aynı şekilde değerlendiriyor. Bizim uzun zamandır altını çizmeye çalıştığımız, Türkiye’nin büyük bir hızla, iktidarın aşırı merkezileşmesi sonucu, mutlakiyetçi bir yönetime doğru gittiğiydi. Bu yönelimde de her türlü farklı ses; sanat, bilim ve sivil toplum sorunlu olarak, hatta “zehirli” olarak algılanmaya başlanıyor. Buradaki analojiler de Bakan’ın bilinçaltını anlamamıza yardımcı oluyor.

Kendimi o toplantının bir dinleyicisi olarak konumlandırmaya çalışıyorum ancak hala o ifadenin bana ne ifade etmesi gerektiğini kestiremiyorum. O toplantının bir dinleyicisi olsaydım “Ancak yeyince anlarsınız” kısmından ne anlamalıydım?

Oradaki “yeyince” kavramının insanda çağrıştırdığı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin bir ihlal. Bu ihlal tutukluluk olabilir, baskı olabilir, çalışmaların kısıtlanması olabilir. Olumlu, demokrasinin kurum ve kuralları içindeki bir duruma referans değil o ifade. Demokrasinin askıya alındığı, temel hak ve özgürlüklerin olmadığı bir fiile referans olarak algılıyorum. Bilinçli bir vatandaşın da bunu farklı okuması mümkün değil. Mecraya da bakmak gerek, hangi ortamda, hangi konular konuşulurken konunun o noktaya geldiği de önemli. Çok çarpıcı ve üzücü buluyorum. Bunu Bakan’ın bir diğer gafı olarak da düşünmüyorum. Bu gerçekten Türkiye’de çoğulculuğun, demokrasi, temel hak ve hürriyetlerin ne derece tehdit altında olduğunun bir başka göstergesi. Yeni bir delil.

Sayın Bakan konuşmasına başlarken terör örgütlerinin bir topluma karşı, millete karşı, o milletin değerlerine karşı saldırı içinde olduğunu söylüyor. Bu ifadeden Şahin’in kafasında sert, köşeli bir değerler kümesinin olduğuna dair ipuçları alıyoruz. Konuşmanın ilerleyen kısımlarında terörü tarif ederken ise “Domuz etinden Zerdüştlüğe kadar, bilmem hangi ulustan, kardeşlikten, çok özür dilerim eşcinselliğe kadar, her türlü namussuzluğun, ahlaksızlığın, gayriinsani durumun olduğu bir ortam” diye konuşuyor. Bunlar da o değerler kümesine girmeyenler galiba. Bu konuşmada sizce bir nefret söylemi var mı?

Burada, Bakan’ın kendi vatandaşlık kümesi içine farklılıkları dahil etmediğini görüyoruz. “Bizden olanlar ve ötekiler” şeklinde çok tek tipçi bir anlayışı var. Nesnel bir temele dayansın dayanmasın, kendisinden farklı hissettiği herkesi ötekileştiriyor bakan. Bu konuşmanın hemen ardından sosyal medyada özellikle bu cümlenin altı çizildi. İfadeyi görünce önce şaka yapıldığını zannettim. Dedim ki, “Güzel hicvetmişler, bugünkü zihniyeti iyi anlatan nükteli bir çalışma olmuş. Herhalde Zaytung’dan” diye düşündüm. Ama şöyle bir sıkıntı var, Türkiye’de artık hayatımız Zaytung haberlerine dönüştü. Hayatın kendisi hicvinden daha büyük bir kara komedi haline geldi. Bu anlamda şok edici bir açıklamaydı, inanamadım böyle bir açıklama olduğuna. Üstelik daha önce Zerdüştlük’le ilgili kimi söylemlere tepkiler gelmişti. Türkiye’nin muhafazakarlarının bile bu söylemleri sürdürmeyeceğini düşünüyordum. Burada ne yazık ki bir kere daha geleceğe ilişkin karanlık öngörülerimiz doğrulanmış oldu. Türkiye Cumhuriyeti’nini İçişleri Bakanı, farklı olarak gördüğü her ne varsa, kendi tutucu, dar değerler kümesinin dışındaki her şeyi bir nefret söylemi içerisinde ötekileştiriyor. Toplumun dışına atmaya gücü yetmese de ittiriyor. Bunun sonuçlarının çok tehlikeli olabileceğini düşünüyorum. Siyasetçilerin maksadı aşan ifadeleri büyük toplumsal acılara dönüşebiliyor.

Bu ifadeler başka söylemlerin arasında yer alsa “dil sürçmesi” olarak nitelenebilirdi ancak son derece tutarlı bir metin var karşımızda.

Kesinlikle bir dil sürçmesi değil bu. Daha önce Türkiye siyasetindeki nefret söylemi üzerine yaptığım bir çalışmada, bu ifadelerin dil sürçmesi olmadığını, tutucu bir değerler kümesinin sistematik ve tutarlı dışavurumu olduğunu işlemiştim. “Ağzımdan kaçtı, talihsiz bir açıklama oldu, maksadı aşmışım” gibi savuşturulacak gibi değil. Metin kendi içinde tutarlılık arzediyor, ancak bu metin ve muhafakar değerler kümesinin içinde bile o ifade inanılır gibi değil.

Daha önce de ifade ettiğim gibi, mekan bağlama etki ediyor. Toplantı, çoğu İçişleri Bakanlığı emrinde terörle mücadele alanında çalışanlara yönelik. Bakanın söylemleri bir sırt sıvazlama, “iyi gidiyorsunuz, devam edin” ifadesi midir? Bir mesaj mı içeriyor?

Hükümetin bir “ceberrutluk” yöntemi var. Bu yöntemin başarılı olduğunu ve daha da yoğunlaştırılarak sürdürüleceği iradesini ortaya koyuyorlar. Diğer yandan da, bizim ceberrutluk, sertlik olarak gördüğümüz eylemlerin yanı sıra, Bakan Şahin bütün bu yaklaşımın temelindeki ana değerleri aktarmak istiyor.Toplantıya katılan herkese, “nasıl bir muhafazakar, ötekileştirici, dışlayıcı, ayrımcı olunacağını” aktarıyor. Kendinden çıkarsamalar yaparak anlayabilir insan böyle bir süreci; biz iktidarda olsaydık kamu görevlileriyle yaptığımız toplantılarda kendi değerler kümemizi aktarmak isterdik. Derdik ki, “Mücadelemiz mutlaka evrensel hukuka, temel hak ve özgürlüklere, demokrasinin kurum ve kuralları ile doğru işleyişine sadık kalarak, tüm halkımızı kucaklayarak devam etmelidir” derdik. Burada da Bakan kendi değerler kümesinin oradaki yetkililere aktarıldığından emin olmak istiyor. Çok pedagojik bir yönü var. “Nefretin pedagojisi” diyebiliriz buna. Herkesin bu değerleri doğru benimsediğinden ve çalışmalarında uygulayacağından emin olmak istiyor. Bu açıklamalar için aslında çok da söyleyecek şey bulamıyorum, “Sözün bittiği yer” diyorlar ya. Bu, “sosyal bilimlerin de siyasetin de, sözün de bittiği nokta.” O anlamda kendimi ifade etmekte çok zorlanıyorum. Kendi içinde bulunduğum ruh hali, olayın boyutu konusunda ipucu veriyor herhalde, bizleri bu duruma düşüren bir açıklama bu.

***

Kemal Ördek: “Bakan hem nefret söylemİ sarf edİyor, hem de hedef gösterİyor”

Kemal Ördek: Sivil toplum örgütlerini, aydınları, gazetecileri, yazarları, şarkıcıları, şairleri ve diğer bütün toplumsal kesimleri terörle eşleştirecek bir açıklama. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yok. Bunun hükümetin bugüne kadar dile getirdiği söylemlerle de alakası yok. Konuşmadaki “eşcinsellik, zerdüştlük, domuz eti yiyen” gibi ifadeler son derece açık nefret söylemleri. Bu minvaldeki bir açıklama ilk defa bizi bu kadar rahatsız etti. Eşcinselliğin terörün arka bahçesi olarak lanse edilmesi, “acaba ileride eşcinselliğe yönelik bir takım baskılar mı olacak” diye bir kanı doğuruyor ister istemez.

Doğu Eroğlu: Açıklama sizi iki yönüyle ilgilendiriyor; öncelikle bir sivil toplum kuruluşu olarak geleceğe ilişkin değerlendirmeleriniz ne yönde? İkincisi, Bakan doğrudan sizin çalışma alanınızı hedef alıyor. Ne diyeceksiniz?

Bu açıklamanın kolluk kuvvetlerinin en üst rütbeli yetkilisi olan İçişleri Bakanı tarafından yapılmaması gerekiyordu. Bu tam anlamıyla hükümetin bütün söylemlerine ters düşen bir tavır. Sayın Başbakan’ın bu konuşmalar hakkında ne düşündüğünü gerçekten merak ediyorum. Bunun yanında, kamu yetkililerine yapılmış bir konuşma oluşu durumun son derece tehlikeli olduğunu gösteriyor. Benim şu an sizinle yapmış olduğum veya herhangi bir gazeteciye verdiğim demeçten ötürü benim terör örgütüne üye olduğum iddia edilebilir ve gözaltına alınabilirim. Bunu bütün insan hakları savunucuları yaşayabilir, kamu yetkililerine söylenmesinin tehlikesi budur zaten. “Kürtler, zerdüştler, eşcinseller, domuz eti yiyenler” açık ifadelerin, çeşitli toplumsal grupları ve bu toplumsal grupların benimsediği, kendilerine ait hissettikleri sivil toplum kuruluşlarını tedirgin etmesi doğal. Bu gruplar açık bir şekilde hedef gösterilmiştir. Bakan ifadeleriyle hem nefret söylemleri sarf etmektedir, hem de hedef göstermektedir.

Sivil toplum kuruluşlarının “yararlı mıdır, ayrık otu  mudur” gibi bir tartışmaya muhattap kılınması son derece tehlikelidir. STK’lar zaten yasaya uygun olarak faaliyet yürütüyorlar. Ayrıca, eşcinselliğin yasak olmadığı bir ülkede yaşıyoruz. Eşcinselliğin “gayriinsani bir durum” veya “ahlaksızlık” olarak nitelenmesi, aynen bir önceki kabinedeki Selma Aliye Kavaf’ın söylemine denk düşüyor. Kendi vatandaşını, aralarında AKP’ye oy verenlerin de olduğu eşcinselleri hedef gösteriyor. Diyor ki, “Eşcinsellik bu toplumun aslında kabul edemeyeceği bir şeydir, hükümetimiz de bunu kabul edemez. Bu bir tehdittir.” Asıl tehlikeli olan bunu terörizmle eşleştirmesi. “Teröristler, domuz eti yerler, bunlar aslında Müslüman da değiller, gayriinsani bir durum olarak da eşcinseldirler” demeye getiriyor. Bu derece toplumun gözü önünde olan bir kişi böyle bir açıklama yaptığında, toplumun ne düşüneceğini, ne yönde mobilize olacağını bir tahmin etmek güç değil. “Bütün eşcinseller aslında teröristtir” gibi söylemlere kadar gidecektir bu iş. Bu çok tehlikeli bir şey.

Çok geniş bir kitle üzerinde 6-7 eylül olaylarına benzer bir etki yaratabilir.

Bazı STK’ların siyasi gruplara daha yakın olduğu, terörün arka bahçesi olduğu iddia edilerek aslında gözdağı veriliyor. Geçen haftalarda gözaltına alınan gazetecilere sorgu sırasında terörle alakasız, “Neden BDP’li Sırrı Süreyya Önder’le telefon görüşmesi yaptınız” gibi sorular yöneltildi. Sivil toplum örgütlerini düşünün; en ana akımdan en “marjinal” grupları temsil eden ama hukuki yönden varolan, yasal örgütleri düşünün. Bu örgütlerin hepsinin temel derdi, sosyal destek sağlamanın yanı sıra savunuculuk ve lobicilk yapmaktır. Bu amaçla milletvekilleriyle görüşmek STK’ların en doğal hakkıdır ve yapması gerekendir. AKP’sinden BDP’sine kadar tüm partilerle görüşülür. Bizim BDP’li veya CHP’li bir milletvekili ile yaptığımız görüşme eğer teröre kanıt olarak gösterilecekse, ki bunun ipuçları da var o konuşmada, bunun önü alınamaz. Sizin altını çizdiğiniz “yiyince anlıyorsunuz” diskuru buna denk düşüyor. Her an hepimiz gözaltına alınabiliriz gibi görünüyor. Bu, İçişleri Bakanı’nın yapmış olduğu konuşmadan ortaya çıkan bir şey, umuyoruz ki fiiliyata dökülmez. Çünkü böyle giderse yakında dışarıda kimse kalmayacak.

Leave a comment