Haftalar süren iç karmaşa, Ankara yönetiminin ekonomideki kontrolü yitirmesine mi yol açtı?

Türkiye’deki protestoların üçüncü haftasına girdiği sıralarda partisi AKP’nin haftalık meclis grup toplantısında bir konuşma yapan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, hükümet karşıtı protestolara şiddetli biçimde karşılık veren emniyet kuvvetlerinin “sağduyulu” bir müdahale sergilediğini iddia etme cüretinde bulundu. Bununla da yetinmeyen Erdoğan, “Polisin müdahale gücünü artıracağını” ifade etti. Başbakan bu konuşmasını yaptığında, polise göstericilerin Gezi Parkı’ndan çıkarılması emrinin verilmesi ve ülke genelindeki kentlerde çatışmaların yeniden başlaması üzerinden yalnızca birkaç gün geçmişti. Müdahaleyle zirveye çıkan şiddet, yavaşça azaldı ve göstericiler kamuya açık alanlarda hareketsiz durma eylemleri yaparak hoşnutsuzluklarını göstermeye başladılar. Ancak haftalar süren kargaşa, hem Türkiye’deki finans pazarlarına ciddi etki yaptı, hem de yabancı yatırımcıların Türkiye’ye duyduğu güvende erozyona yol açtı. Erdoğan’ın seçim başarılarının temel olarak kuvvetli ekonomiye dayandığı göz önünde bulundurulursa, bu gelişmelerin iktidar için hiç de hayra alamet olmadığı anlaşılacaktır.

Erdoğan ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi’nin önde gelen mensupları protestolardan, Türkiye’nin iktisadi ve siyasi kalkınmasından rahatsızlık duyan “dış mihrakları” sorumlu tuttu. Öyle ki, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan meseleyi, son 30 yılda 1 buçuk trilyon dolarlık bir meblağı ülkeden kaçıran, uluslararası ölçekteki bir “faiz lobisini” suçlayacak kadar ileri götürdü.

Çağlayan, iktidarda olduğu yıllar boyunca Türkiye’deki faiz düzenlemelerine özel önem gösteren kudretli başbakanın önceki konuşmalarına atıfta bulunuyordu. Erdoğan bahsi geçen konuşmasında, faiz lobisinin Türkiye’den çıkar elde edememesi için faizlerin sıfıra yakın bir noktada olması gerektiğini savunmuştu.

Başbakanın işaret ettiği menfur faiz lobisinin –eğer böyle bir lobi varsa– arkasında kimin veya kimlerin olduğu belirsizliğini koruyor. Bu belirsizliğe karşın hükümet yanlısı gazetelerden biri, bu odağın kimlerden oluştuğunu deşifre etmeyi başardı; gazeteye göre Yahudi finansörler, Opus Dei üyeleri ve İlluminati el ele vermiş, Türkiye’nin çarpıcı ekonomik büyümesini dizginlemeye çalışıyordu. Daha sıkıcı biçimde ifade etmemiz gerekirse, Erdoğan’ın hedefinde muhtemelen Türkiye’nin enflasyonla mücadele edebilmesi için gösterge faiz oranını yükseltmesi tavsiyesinde bulunan yatırımcılar, ekonomi gazetecileri ve analistler bulunuyordu (Bu görüşün aksine, Erdoğan ekonomiyi canlı tutabilmek için gösterge faiz oranlarının düşük tutulmasını savunuyor).

2011 seçimlerini takip eden dönemde gözlemcilerin çoğu, enflasyonu düşürebilmek ve ekonomideki aşırı ısınmayı yavaşlatabilmek adına Türkiye’nin sıkı para politikası uygulayacağı beklentisi içerisindeydi. Lakin bağımsız Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) bu manevrayı yapmaktan çekindi ve gösterge faiz oranlarını düşürmeyi tercih etti. Kurumun iddiası, standart bir para politikası takip edilip, faiz oranları artırıldığı takdirde ülkeye kısa vadeli fon portföyleri girişinin artacağı yönündeydi. Türkiye, Nisan 2013 itibarıyla gayri safi milli hasılasının yüzde 6’sına ulaşmış olan cari açığını kısa dönemli fonların iç piyasaya girişi yoluyla finanse ediyordu; cari açığın finansmanında kullanılan bu yöntem, aynı zamanda ülkeyi dışsal şoklara karşı daha savunmasız kılıyordu. Zira piyasaya giren bu yatırımlar, pazarı büyük bir hızla terk edebilirlerdi de.

Böylelikle TCMB alışılmışın dışında bir strateji izlemeye karar verdi ve liradaki değer artışını baskılamaya, banka kredilerini kısıtlamaya başladı. Faiz koridoru olarak bilinen uygulama, hükümete, düşük gösterge faiz oranı ile çok daha yüksek olan gecelik faiz arasındaki bantta faiz oranları için tercih yapma fırsatı sağladı. Bu politika bağımsız TCMB ile Erdoğan arasındaki bir uzlaşıya işaret ediyordu. Fakat sorulması gereken bir soru daha vardı: Başbakan’ın Türkiye finansal piyasalarındaki karar alma mekanizmalarına etkisi ne kadardı?

Bu politika farklı neticelere yol açtı. Bir tarafta ekonominin büyüme hızı gözle görülür biçimde azaldı; 2011’de yüzde 8,8 büyüyen gayri safi milli hasıla, 2012’de ancak yüzde 2,2’lik büyüme oranını yakalayabildi. Diğer yandan, TCMB’nin gecelik faiz oranlarını yükseltmesine karşın özel borçlanma hızı düşmemişti. Titizlikle tasarlanan bu yavaşlatma süreci, büyük hızla artan gayri safi milli hasıla yüzünden sürdürülebilir seviyenin ötesine geçen cari açık makasını daralttı fakat ülkenin kısa vadeli finansmana dayanan ekonomik yapısı geçerliliğini koruyordu. Bunlar, Türkiye’deki ekonomik dengenin bir süre sonra bozulacağının göstergeleriydi.

Türkiye’nin yinelenen yüksek cari açığı (Yıllık bazda, gayri safi milli hasılanın yüzde 6’sı ila 10’u arasında gidip geliyordu), ekonominin uzun dönemli yapısal sorunlarından biri. Bu cari açığın finansmanı için Ankara yönetimi hem doğrudan yabancı yatırımlara, hem de kısa vadeli portföy akışlarına güveniyor. Fakat Türkiye’nin uzun vadeli doğrudan yabancı yatırımlarında meydana gelen düşüş, ülkenin kısa vadeli portföy akışlarının merhametine terk edildiğini, ekonominin ister ABD Merkez Bankası (FED), ister Avrupa Merkez Bankası, isterse de ülkedeki toplumsal rahatsızlıklardan kaynaklanan dışsal şoklara karşı son derece savunmasız hale geldiğini işaret ediyor. İşin özü, Türkiye’nin piyasaya geldiği hızda ülkeyi terk edebilecek olan spekülatif paraya olan bağımlılığı, ülke ekonomisini tehlikeye atıyor.

Türkiye ekonomisi için endişe yaratan bir başka işaret de, kısa vadeli yatırımların ABD tahvilleri almak üzere gelişmekte olan ülke piyasalarını terk etmesi. Sıcak paranın yatırım piyasalarından ayrılmaya başlaması, Türkiye’deki protestolardan daha öncesine tekabül ediyor. Lakin bu protestoların Türkiye’nin siyasi istikrarını sorgulattığı ve para çıkışını hızlandırdığı da bir gerçek.

Sermaye kaçışı, FED Başkanı Ben Bernanke’nin, FED tarafından her ay satın alınan 85 milyar dolarlık tahvillerde kısıntıya gidileceğini açıklamasıyla, Mayıs ayı sonlarında başladı. FED’in piyasaları canlandıran bu plandan vazgeçip ABD tahvillerindeki değer artışının sürmesi halinde, Türkiye gibi yüksek cari açığa sahip ülkeler daha da savunmasız hale gelecekler.

Tabloyu daha da karamsar hale getirenlerden biri de, Türk Lirası’nın düşük performansı. Mayıs ayında lira, dolar karşısında son 17 ayın en düşük seviyesine geriledi. Protestolar bu düşüş eğilimini kuvvetlendirdi ve TCMB nihayetinde piyasalara müdahale ederek liranın daha da değer kaybetmesini önlemeye çalıştı. 12 Haziran’da yapılan ihaleyle 250 milyon dolar Türkiye’deki bankalara satıldı ve liradaki değer kaybı durdurulmaya çalışıldı. Bu müdahaleyle lira dengeye gelirken, Türkiye’nin ilerleyen süreçte yaşanabilecek şoklara karşı müdahale gücü ise sınırlanmış oldu. Bu zayıflıkla mücadele etmenin yollarından biri faiz oranlarını yükseltmek fakat Erdoğan bu seçeneğe oldukça kararlı bir biçimde karşı çıkıyor ve düşük faiz oranlarının Türkiye’nin ekonomik başarısı için hayati olduğunun altını çiziyor.

Tüm bu zorluklara karşın –her ne kadar 2013 için yüzde 4’lük bir büyüme hedefi belirlenmiştiyse de– Türkiye ekonomisi 2013’ün ilk çeyreğinde yıllık yüzde 3’e tekabül eden bir büyüme performansı ortaya koydu. Gerçekte, ülkedeki ekonomik tablo Ekonomi Bakanı’nın veya Erdoğan’ın seçmenlerine yansıttığından çok daha karmaşık. Hayaletleri suçlamak belki AKP seçmen tabanının bir kısmı üzerinde etki yaratabilir ancak Türkiye’deki iktidar aslında siyasi ve ekonomik bir açmazla karşı karşıya.

Protestolar daha şimdiden Türkiye’nin cari açığının finansmanında kritik önem taşıyan sektörlerden biri olan turizmde yara açtı; bu durum Avrupa Birliği ekonomisindeki çöküş ve Orta Doğu’daki diğer krizlerle birleştiğinde Türkiye’nin ihracat yoluyla bu ekonomik darboğazdan çıkışının zorlaştığını işaret ediyor. Böylelikle Ankara yönetimi ekonomik büyümeyi sürdürebilmek için iç pazardaki talebe giderek daha bağımlı hale gelecek, bu da ülkenin cari açığını artırarak FED’in kaprislerini ülkede daha da hissedilir hale getirecek.

Süren protestolar Türkiye ekonomisini çökertmeyecek olsa da, ülkenin ekonomik geleceği hala umutsuz gözüküyor. Sonuç olarak AKP, içerideki toplumsal rahatsızlıkların ve dışarıdaki merkez bankalarının tercihlerinin yarattığı baskıyla yüzleşmek yerine –böylesi meselelerin çözümü aslında ülkeyi ekonomik olarak çok daha iyi yerlere götürebilecekken– suçu başkalarına yüklemeye devam edecekmiş gibi gözüküyor. Erdoğan’ın FED kararları üzerinde hiçbir etkisi yok ve bundan sonra en azından “duran adam” eylemi yapan protestocular gibi yapıp sessiz kalmayı tercih edebilir; belki böylelikle kimi finansal çevrelerde oluşan, Erdoğan’ın gerçeklikle bağlantısını yitirdiğine ilişkin hislere biraz olsun gem vurulmuş olur.

Yazan: Aaron Stein, 18 Haziran (Foreignpolicy.com)

Türkçeleştiren: Doğu Eroğlu, 22 Haziran 2013 tarihli BirGün Gazetesi’nden alınmıştır.

Leave a comment