Gezi Parkı Direnişi başlayıp, anaakım basının karartması toplumun geniş kesimlerince tespit edilince, sosyal medya üzerinden özürler dilenmeye başlandı. Sermaye gruplarının yönlendirdiği, yaptıkları yayınlara Başbakan’ın verdiği tepkileri doğrudan başbakanlık basın danışmanlarından edinebilme talihine sahip basın, özellikle Kürt halkının yaşadıklarını anlatış biçimi yüzünden kınandı; “Kürt kardeşlerimizin sorunlarını meğer 30 yıldır bu basından takip etmişiz, özür diliyorum” açıklamalarını yapanlar gerçekten de samimi ve haklılardı. Lakin anaakım basının genellikle ilgi göstermediği, yayınlarına konu ettiğindeyse toplumun algı ayarlarıyla oynadığı tek mevzu Kürt meselesi değildi.

Ethem Sarısülük’ün, 1 Haziran’da Ankara kent merkezinde, birçok kamera çalışırken bir polis tarafından infaz edilmesi, Türkiye’deki yargısız infazları yeniden (belki de ilk defalığına böylesine gür bir sesle) gündeme taşıdı. 1971 sonrası dönemde devletin “radikal sol” olarak tarif ettiği gruplara, 1980 öncesi ve sonrasında OHAL uygulamalarıyla kentlere, cumhuriyetin kuruluşundan beri değişen yoğunluklarla Kürtlere, zaman zaman cezaevlerine (19 Aralık Katliamı), bazen de gözaltında kaybetme marifetiyle demokratik haklarını talep eden herkese yönelttiği yargısız ve keyfi infazlar, 2007’den beri resmen kanunların koruyuculuğu altında sürüyor. Bu bağlamda, Ethem’i infaz eden polis memurunun ilk çıkarıldığı mahkemede tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılması herkesi şaşırtmadı. 2007’de değişen Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu’ndan (PVSK), kanunun nasıl da keyfi polis infazları için kalkan görevi gördüğünden haberdar olanlar, Sarısülük cinayetinde de katilin ayağının kayabileceğini, gelen taşın tabancayı tutan ele isabet edebileceğini veya merminin sekebileceğini tahmin ediyorlardı.

Ethem’i öldüren polis memuru Ahmet Şahbaz’ın serbest bırakılmasının ardından yaşadığım şaşkınlık henüz geçmemişken, durumu İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) Türkiye raportörü Emma Sinclair-Webb ile konuştum. Webb’in tutuksuzluk kararıyla ilgili ilk söylediği, yürürlükteki kanunların polisin güç kullanma yetkisi konusunda çok muğlak ifadeler içerdiği, mahkemenin kabul ettiği meşru müdafaa gerekçesinin, uluslararası standartlara göre yetersiz olduğuydu. Webb, “Gerçek merminin, yani ölümcül gücün, ciddi bir tehdit halinde son çare olarak kullanılması gerekiyor. Ethem’in elinde bir silah olsaydı veya başkasına zarar verme ihtimali bulunsaydı bunu tartışabilirdik. Başka herhangi bir önlem almadan silahına davranan polis memurunun eylemi hiçbir sebeple meşrulaştırılamaz. Yerel mahkemeler aksi yönde karar verse bile dosya AİHM’e gider ve Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2’nci maddesi olan yaşam hakkının ihlal edilmesi gerekçesiyle ceza alır” değerlendirmesini yaptı. HRW’nin tecrübelerine göre polislerin diğer görgü tanıklarını ve meslektaşlarını etki altına alabildiğini, dolayısıyla delillerin karartılması ihtimalinin yüksek olduğunu da ekledi. Konuşmamızın üzerinden bir gün geçtikten sonra cinayetin görgü tanıkları tutuklandı.

Oğlu Baran Tursun, 2007’de polisin “dur ihtarı”na uymadığı için kafasından vurularak öldürülen Baransav Başkanı Mehmet Tursun’un hedefinde ise doğrudan PVSK ve Şahbaz’ın serbest bırakılmasıyla güvenlik güçlerine verilen mesaj vardı. Hâkimlerin, 2007’den sonra gerçekleşen 128 polis infazında olduğu gibi, yine kurşun sekti, ayağım kaydı gibi gerekçelerle Şahbaz’ı aklayacağını belirten Tursun, daha önceki “Ethem’i öldüren katilin serbest bırakılmasını polis okullarında ve karakollarda ballandıra ballandıra anlatacaklar. ‘Öldürseniz bile sizinleyiz, arkanızdayız’ diyecekler. Hükümet, emniyet ve yargı kol kola girip, adam öldürmeyi destansı bir olay gibi anlattılar. Sorumlular, destanlar anlatanlardır” diye konuştu.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu raportörlerinin 2001 ve 2012’de Türkiye’ye yaptıkları ziyaretlerde değindikleri sıkıntıların, her dönemde şekil değiştirerek sürmesi gerçekten kahredici. Yargısız ve keyfi infazlar konusunda 2001’deki ziyareti gerçekleştiren Esma Cihangir gözaltındaki kayıplardan, PKK ile süren savaştan bahsederken, 2012’de Türkiye’de incelemelerde bulunan Christof Heyns ise ölümcül güç kullanımını keyfi ölçütlere bırakan kanunlardan, güvenlik güçlerinin işlediği suçların etkin ve bağımsız biçimde soruşturulmadığından, mağdurların tehdit edildiğinden, davacı vatandaşlara yıldırma amaçlı karşı davalar açıldığından, kısacası infazı gerçekleştirenin kamu görevlisi olduğu hallerde faillerin de facto dokunulmaz olduğundan söz ediyor. Heyns hazırladığı raporda, emniyet kuvvetlerinin başvurabileceği gücün kademeli olarak artabileceğini öngören kanunda, kaçmakta olan bir şüpheliye karşı bile ölümcül güç kullanılabilmesini sağlayan, silah kullanma yetkisini tamamen görevli memura bırakan düzenlemelerle karşılamaktan duyduğu şaşkınlığı gizleyemiyor. Bu şaşkınlığı rapora, “Her iki yasal düzenlemedeki [Terörle Mücadele Kanunu’nu da dâhil ederek] eksiklikler yargısız infazların önünü açmaktadır” cümlesiyle yansıyor.

Hâlihazırdaki TCK ve PVSK arzu edildiği takdirde, güvenlik güçlerince işlenen tüm cinayetleri aklayabilecek kudrette. Ethem’in katiline ilk duruşmada meşru müdafaa zırhını giydirenler, demokratik haklar için mücadele edenlere bu gerçeği yeniden ve oldukça sert bir biçimde hatırlattılar. Daha mahkemenin tutuksuzluk kararındaki kamu görevlisinin delil karartma ihtimalinin düşüklüğüne vurgu yapan ifadeyi eleştirmemize fırsat bulamadan, cinayetin tanıklarının tutuklandığını gördük. Yani anlayacağınız, yasal mermisiyle bir komiser yaklaşmakta ve PVSK değişmedikçe, devletin yargısız infazları sahiplenen tutumu geride kalmadıkça başımız gerçekten de belada…

Leave a comment