Yatağan Termik Santraline kömür sağlayan açık ocak kömür madenleri içinde kalan köyler insansızlaştırıldı. Maden sahası ilan edilen köylerde yaşayanlar zorunlu göçün etkilerinden kurtulabilmiş değil. İnsansızlaştırılan köylerden Yeşilbağcılar’ın bugünkü görüntüsü, Çernobil Nükleer Felaketi sonrasında tahliye edilen Pripyat kentini andırıyor.

Doğu Eroğlu (30 Ekim 2018 Medyascope)

26 Nisan 1986 tarihine dek Çernobil Nükleer Santrali, Sovyetler Birliğinin önemli enerji kaynaklarından biriydi. Yapılan bir test sırasında reaktörde meydana gelen patlama bu durumu değiştirdi. Çekirdekte dokuz gün süren yangın radyoaktif serpintiyi Türkiye’yi de kapsayan çok geniş bir coğrafyaya yayarken, santralin kurulu olduğu Pripyat’ta yaşayanlar kazadan yaklaşık 36 saat sonra kentten tahliye edildi. Önce 10 kilometre çapındaki bölgeye girişler yasaklandı; kazadan bir hafta sonraysa 30 kilometre çaplı bölge insansızlaştırıldı. Bölgedeki radyoaktivite seviyesinden ötürü kazanın üzerinden geçen 32 yıla karşın Pripyat hâlâ bir hayalet kent. Günümüzde Çernobil Nükleer Santrali etrafındaki insansızlaştırılmış bölge bir ‘kara turizm’ nesnesi haline gelmiş durumda. İnsansızlaştırılmış bölgede uzun süre kalmak mümkün değil fakat rehberli turların katılımcıları, bir günlüğüne 30 kilometre çapındaki girişe yasaklı alanda bulunabiliyor. Yağmacı ve hurdacılar bazı kalıntılara el koymuş olsa da Pripyat’ta 26 Nisan 1986 tarihinde duran insan yaşamından kalanlar ile kentin yavaşça ormanlaşmakta olan hali, ziyaretçilere post-apokaliptik sinema veya edebiyattaki kurguları anımsatan, ürkünç bir deneyim yaşatıyor. Ancak ‘kara turizm’ ismi, felaketlerin kurgu değil gerçek olmasından ileri geliyor.

Köy boşaltmalar ve göçe zorlamalar, sonrasındaysa köylerin yakılması 1990’lar Türkiye’sinin sıradanlaşmış “güvenlik uygulamaları” arasındaydı. Ancak bu makalenin odağındaki Yatağan’ın Yeşilbağcılar ve Eskihisar köyleri güvenlik gerekçesiyle boşaltılmadı. 1982’de işletmeye alınan ve 2014’te özelleştirilip ömrü uzatılan Yatağan Termik Santralinde kullanılan kömürün çıkarıldığı açık ocak kömür madenleri için, “köylerin altında kömür olduğu” söylenerek önce Eskihisar ardındansa Yeşilbağcılar Köylerine bağlı topraklar Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) tarafından kamulaştırıldı. Her iki köyün sakinleri de göçe zorlandı.

Yatağan Termik Santrali, santrala kömür sağlayan güneydoğu-kuzeybatı istikametinde ilerleyen açık ocak kömür madeni ve bu tesislerin etkilediği yerleşim birimleri. Harita: Google Earth, Uygulama: Doğu Eroğlu

Yatağan Termik Santralinin hemen yanından geçen Yatağan-Milas Karayolunun diğer tarafındaki Eskihisar Köyü, açık ocak kömür madeni yüzünden boşaltılmasına karşın, köyün içindeki Stratonikeia Antik Kenti sayesinde fiziksel olarak da haritadan tamamen silinmekten kurtulabilmiş. Arkeolojik kazıların sürdüğü, amfiteatrdaysa kimi zaman konserlerin düzenlendiği köy günümüzde, evleri kamulaştırılmamış birkaç kişi dışında neredeyse tamamen insansızlaştırılmış halde.

Bazı mahalleleri kömür madenciliği çalışmaları yüzünden yok olan Yeşilbağcılar Köyü’nün kaderiyse Eskihisar’ınkinden de korkunç. Altında kömür bulunduğu gerekçesiyle 2011’de TKİ tarafından yapılan kamulaştırmaların ardından köydeki yaşam tamamen bitti. Fakat 2014’teki özelleştirmeler sonrasında maden ruhsatları farklı şirketlere geçince, bölgedeki kömürü kimin çıkaracağı tartışma konusu oldu. Şirketler aralarında anlaşamadığı için Yeşilbağcılar’da yedi yıl önce boşaltılan evlerin yıkıntıları bugün hâlâ görülebiliyor. Köyde kamulaştırılmamış pek çok şahıs arazisi bulunuyor. Terk edilen köyde zeytinlikleri kalanlar, madenin köyü yutması ve madencilerin köye giriş çıkışları engellemesi yüzünden bugün kendilerine ait topraklarda tarım yapamıyor.

Artık herhangi bir yolu olmayan köye ormanlık alandaki patikalardan girince, bölgede büyük bir felaket yaşandığı izlenimini edinmemek mümkün değil. 2011’de insansızlaştırılan köyün ot bürümüş sokakları, yıkılmış evler ile sağa sola saçılmış kişisel eşyalar Çernobil Nükleer Felaketi sonrası Pripyat’ın halini andırıyor. Köylerinden göçe zorlandıktan sonra birkaç kilometre mesafede yeni mahalleler kuran Yeşilbağcılar köylüleriyse, rüyalarında eski köylerini gördüklerini, zeytinlikleri geride bırakıp yerleştikleri yeni mahallelere kimsenin “Bizim köy” demediğini, zorunlu göçten sonra yaşanan uyum sorunlarının herkesi hasta ettiğini anlatıyor.

Yatağan Termik Santraline kömür sağlayan açık ocak maden işletmelerinin insansızlaştırdığı köyleri dolaşıp, boşaltılan köylerin harabelerinde yaşamaya çalışan ya da göçe zorlanıp terk etmek zorunda kaldıkları köylerin yakınında yeni mahalleler kurmaktan başka çare bulamayan köylülerle konuştum. Yatağan’da gördüklerim, ekolojik yıkımı umursarmış gibi yapmaktan bile imtina eden iktidarların özellikle son 10 yılda iyiden iyiye ağırlık verdiği kömür ve termik santrallere dayalı enerji modelinin sebep olduğu toplumsal maliyet ve travmaların en tekinsiz özeti gibiydi. Köyleri insansızlaştıran, yüzlerce kişiyi göçe zorlayan Yatağan Termik Santraline bağlı açık ocak kömür madenleri dilediğince büyümeye devam ederse, Yatağan’daki Turgut Köyü de çok yakında Eskihisar ve Yeşilbağcılar gibi zorunlu göç tehdidiyle karşı karşıya kalacak.

Eskihisar: İnsansızlaştırılmış köyde susuz hayat

1980’lerle birlikte Muğla, linyit yatakları ve düşük yerleşim yoğunluğu sebebiyle dönemin kömüre ve termik santrallere dayalı enerji hamlesinin odak noktalarından birine dönüştü. Yatağan Termik Santralinin üç ünitesi 1982’den itibaren birer yıl arayla devreye alındı. Yatağan Termik Santraline yaklaşık 30 kilometre uzaklıktaki Yeniköy Termik Santrali ise 1987 itibarıyla iki ünitesiyle elektrik üretir oldu.

Yeniköy Termik Santraline kömür sağlayan açık ocak işletmesinden bir görüntü. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yeniköy Termik Santralinin 12 kilometre güneyindeki Ören’e kurulan Kemerköy Termik Santralinin iki ünitesinin de 1994 ve 1995’te devreye alınmasıyla, Yatağan-Ören hattında, yani Yatağan’dan Gökova Körfezine uzanan güzergâhtaki yaklaşık 500 kilometrekarelik alanda, kömüre dayalı üç tane termik santral ve üç farklı açık ocak kömür madeni işletmeye girmiş oldu. Eskihisar’ın kaderini değiştiren gelişmeler ise Yatağan Termik Santralinin kurulum hazırlıkları sırasında meydana geldi.

Bugün Eskihisar adıyla bilinen köyün kökeni, antik dönem Anadolu tarihçilerine göre, Khysaoris veya Idrias adıyla anılan yerleşime kadar uzanıyor. M.Ö. 3. yüzyılda Selevkoslar tarafından yeniden organize edilen ve Stratonikeia adını alan yerleşim, takip eden Ptoleme, Makedon, Rodos, Roma, Bizans ve Osmanlı uygarlıkları dönemlerinde canlı bir toplumsal ve ekonomik yaşama sahip oldu. Eskihisar Cumhuriyet Dönemine de tarihi Stratonikeia Antik Kentiyle iç içe gelişmiş, Beylikler ve Osmanlı dönemlerinden kalma yapılar ile antik dönem binalarının birbirine karıştığı bir yerleşim olarak giriş yaptı.

Terk edilen Eskihisar’ın girişindeki bir ev. İnsansızlaştırılan köyde 1980’lerin başından beri kimse yaşamadığı için, pek çok sıradan evin çatısı çökmüş durumda. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Modern dönemde Eskihisar olarak anılmaya başlayan köyün zorunlu göç hikayeleriyse 1957 Fethiye Depremi sonrasında başladı. Deprem köye büyük bir yıkım getirmemiş olsa da dönemin idaresi gelecekte gerçekleşebilecek depremlere karşı tedbir olarak, Eskihisar Köyünün antik yerleşime birkaç yüz metre mesafedeki bir alanda yeniden kurulmasını kararlaştırdı. Aşağı yukarı 20 yıl boyunca Eskihisar’daki yaşam yeni yerinde devam etti. Mimar ve arkeolog Eylem Kazıl’ın araştırmasına göre, deprem sonrasında köyün büyük kısmı inşa edilen 265 deprem konutuna yerleşirken, 33 hane antik yerleşim bölgesinde yaşamaya devam etti.

Stratonikeia Antik Kentinin gymnasion binası ve köyde bugün yaşamın hâlâ sürdüğü ender hanelerden ikisi (sağda) aynı karede. Arka plandaysa Yatağan Termik Santraline kömür sağlayan açık ocak kömür madenlerinden çıkan hafriyat toprakların yığılıp ağaçlandırılmasıyla oluşan tepelerden biri görülüyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

İkinci ve köyü köklerinden eden zorunlu göç Yatağan Termik Santralinin kurulum hazırlıkları sırasında gerçekleşti. 1980’de, Eskihisar’ın depremden sonra taşındığı bölgenin altında yaklaşık 20 milyon ton kömür bulunduğu anlaşılınca Eskihisarlılar buradan da göçe zorlandı. Deprem konutlarını terk edenlerin bir kısmı yeniden köyün antik yerleşim bölgesinde yaşamak istediyse de 1977’de köyde başlayan arkeolojik kazılardan ötürü bu da mümkün olmadı. Hem antik yerleşim bölgesinde hem de depremden sonra yapılaşan alanda, altında kömür bulunduğu anlaşılan arazi ve konutlar kamulaştırıldı. Böylelikle kömür yüzünden yeni kurulan deprem konutlarında yaşayanlara ek olarak, antik yerleşim alanında yaşamayı sürdüren aileler de Eskihisar’ı terk etmek zorunda kaldı. Bir kısmı bölgeden tamamen ayrılıp farklı kentlere yerleşen Eskihisarlıların bir bölümüyse birkaç kilometre mesafede yeni bir mahalle oluşturdu.

Eskihisar’ın terk edilen antik yerleşimine adım atınca gözüme ilk çarpanlar, müze olarak kullanılmak üzere inşa edilmiş modern bir bina, Beylikler Döneminden kalma Şaban Ağa Camisi ile hemen yanındaki yüksek ağaçların altına kurulmuş, çalışıp çalışmadığı belirsiz bir kır kahvesi, 35 yıldır kimsenin yaşamadığı yıkılmış evler ve Stratonikeia’dan kalma Gymnasion binası yakınlarındaki bir evin önünde duran yaşlı bir kadın oldu.

Stratonikeia Antik Kenti gymnasion yapısından bir görüntü. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Eskihisar’da 1980’li yıllarda yapılan kamulaştırmalar sırasında, evleri kamulaştırmaya dahil edilmeyen birkaç aile terk edilmiş köyde yaşamayı sürdürüyor. Kısa sürede Gymnasion yakınında gördüğüm yaşlı kadının, evi kamulaştırılmamış birkaç kişiden biri olan 78 yaşındaki Müşerref Arık olduğu ortaya çıkıyor. Müşerref Arık bir komşusuyla birlikte, Gymnasion yapısının yanındaki evlerde yaşıyor. Terk edilmiş Eskihisar’da yaşamını sürdürmekten başka çaresi olmayanlar, eskiden Yeşilbağcılar sınırına dayanan ovalarda tarım yapıldığını, tütün ekildiğini anlatıyor. Zamanında Eskihisar köylülerinin en çok tütün ektiği alandaysa bugün Yatağan Termik Santrali yükseliyor.

Evi kamulaştırılmadığı için terk edilmiş Eskihisar’da yaşamını sürdürenlerden biri olan 78 yaşındaki Müşerref Arık, su bulmak için çektiği güçlükleri anlatıyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yapılan tarımı anımsasalar da Eskihisar harabelerinde yaşamak zorunda kalan az sayıdaki köylüler, kendilerine ait toprakları olmayan ailelerin mensupları. Müşerref Arık, Eskihisar’a yaklaşık 50 yıl önce Yayla Köyü’nden göç etmiş, komşusuysa 57 yıl önce evlenince köye yerleşmiş. Evleri kamulaştırılma kapsamı dışında kalan, toprak sahibi olmadıkları için herhangi bir tarım gelirine de sahip olmayan Arık ve komşusu, suların bile akmadığı köyde yaşamaya mecbur kalmış. Bugün Yatağan’da tarım dışı işlerde çalışan çocukları geçimlerine yardımcı olsa da geride kalan yaşlılar, terk edilmiş köyde susuzluğa karşı kendi çabalarıyla hayatlarını sürdürüyor. Bir şekilde elektrik çekmeyi başarabildikleri evlerinde su olmadan nasıl yaşadıklarını sorduğumdaysa Müşerref Arık’tan, “Pazar arabası var, dolduruyorum şişeleri. Tıngır tıngır gidiyorum, çeşmeden alıp geliyorum! Su kuyuları hep kömür ocağından sonra gitti… İki yakaları bir araya gelmesin! Kuyularımızdaki suları bütün aldılar. Bir koca kuyu vardı. 4 metre genişlikte, 12 metre derinlikteydi. Köprünün arkasını kazdılar, kuyunun suyu gitti!” yanıtını alıyorum.

Müşerref Arık ve komşusu yakınlardaki çeşmeden taşıdıkları suları, kendi yaptıkları evyeye getirip kendi imkânlarıyla kullanım suyuna dönüştürüyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Terk edilmiş köyün diğer ucunda yaşayan, gençliğinde terzilik yaparak yaşamını kazanan Durmuş Tandır, “Eski köy, eski durumumuz çok güzeldi. Tütün ekerlerdi. Meydanlık denilen, beş-altı dönüm büyüklüğünde, köyün dutlarının bulunduğu yerde pehlivan güreşleri olurdu. Haftanın iki günü çınarların dibinde pazar kurulurdu. Cuma günü başlar, cumartesi akşama kadar olurdu ve bütün civar mahalleler pazar için buraya gelirdi. 10 tane kahve vardı, dört-beş tane kasap dükkânı vardı…” sözleriyle Eskihisar’ın canlılığını koruduğu günleri anlatıyor. Çok geçmeden laf su meselesine geliyor: “Her yeri kazdılar, suyun önünü kestiler, hepsi kömür ocağına gitti. Altı tane su değirmeni vardı. Caminin altından geçerdi, aşağı giderdi. Bütün sulaktı bu yerler…”

Boşaltılmış Eskihisar’da yaşamlarını sürdüren diğer köylüler gibi, Durmuş Tandır da yaşadığı evin bahçesini de onlarca su bidonu, kimisi boş kimisi dolu su şişeleriyle doldurmuş. Su altyapısının bulunmadığı, açılan artezyen kuyularınınsa kömür ocaklarındaki kazılardan ötürü kuruduğu köyde yaşayanlar, yakınlardaki bir çeşmeden taşıdıkları suyu kendi bahçelerine getiriyor ve burada kendi yaptıkları evyelerde kullanmaya çalışıyor.

Durmuş Tandır’ın bahçesinden bir görüntü. Terk edilmiş köyün diğer sakinleri gibi, Durmuş Tandır da kullanacağı suyu taşımak zorunda. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Stratonikeia Antik Kenti, Anadolu’da gün yüzüne çıkarılmış en büyük Gymnasion yapılarından birine sahip. Antik kentin sütunlu caddesi ve amfiteatrı da oldukça göz alıcı. Osmanlı Döneminden kalma dükkân ve ağa evleri ile Şaban Ağa Camisi ise görenleri etkiliyor. Ancak bugün terk edilmiş Eskihisar Köyü, kazıların sürdüğü ve yılda birkaç defa amfiteatrda düzenlenen konserlere ev sahipliği yapmaktan başka bir işleve sahip değil. Artık Eskihisar Köyü, içinde yaşayan bir avuç kişinin ve göçe zorlananların aktardığı anılarda, fotoğraf albümlerinde, geçmişe özlem çekenlerin ya da köydeki hayatı deneyimleyememiş yeni nesillerin kurduğu Facebook veya WhatsApp gruplarında dillendirilen hayal ve yakarışlardan başka bir şey değil.

Gymnasion yakınlarından bir ayrıntı. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yeşilbağcılar: Türkiye’deki Pripyat

Kömür yüzünden boşaltılan, bugün bir açık hava müzesi ve ören yerine dönüşen Eskihisar Köyü’nün eski sakinleri, konserlere ev sahipliği yapan köylerini zaman zaman ziyaret edip teselli buluyor. Yatağan Termik Santraline kömür sağlayan açık ocak kömür madenlerinin insansızlaştırdığı bir diğer köy olan Yeşilbağcılar içinse durum bundan biraz daha karmaşık.

Yeşilbağcılar Köyünün bugünkü görünümü. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yatağan bölgesine 2018’deki ilk ziyaretim, Turgut Köyü zeytinliklerinin Yatağan Termik Santraline kömür sağlayan açık ocak kömür madenleriyle burun buruna gelmesi sebebiyle oldu. Turgutlularla birlikte zeytinliklere gittiğimizde durumun tam da tarif ettikleri gibi olduğunu gördüm. Termik santralin elektrik üretmeye devam etmesi için açık ocak kömür madenlerinin kuzeye doğru ilerlemesi gerekiyordu; madenin önündeyse Turgut sakinlerinin geçim kaynağı zeytinlikler duruyordu. Madeni işleten Bereket Enerji zeytinlikleri satın alarak madenin ilerleyişi sürdürmek istiyor, Turgutlular ise madenin zeytinliklere giriş yapması halinde kısa sürede köyün kendisinin de tehlikeye gireceğini anlatıyordu. Hem Turgut Yardımlaşma ve Tabiat Varlıklarını Koruma Derneği üyeleri hem de Muğla Çevre Platformu gönüllüleri, kömür ocaklarının daha önce bölgedeki köylerden Eskihisar ve Yeşilbağcılar’ı haritadan sildiğini, bu köylerde yaşayanların göçe zorlandığını, Turgut’un da aynı kaderi paylaşmasından endişe ettiklerini söylüyordu. Bir kömür madeninin önüne çıkan bir köyü yutmasının nasıl bir şey olduğunu o zamanlar hayal edemediğimi, Yeşilbağcılar’dan geriye kalanları gördüğümde anladım.

Haziran 2018’de Yatağan’a döndüğümde aklımdaki tek şey, haritadan silindiği iddia edilen Yeşilbağcılar’ı bizzat görebilmekti. Söylenenlere göre bir sebepten Yeşilbağcılar’ın bir kısmı maden tarafından yutulmuştu. Köyün kalanıysa yıkıntılardan ibaret olsa da yerli yerindeydi. Geçmişte Yeşilbağcılar’ı diğer köylere ve Yatağan’a bağlayan yollar, yıllar içinde genişleyen maden tarafından ortadan kaldırılmıştı. Köye araçla gitmek, madenin içinden geçen yollar kullanılmadığı takdirde mümkün değildi. Üstelik maden işletmesi maden içinden geçen yolları yalnızca Yeşilbağcılar’dan göçe zorlanmış köylülerin kullanmasına izin veriyor, onlara bile pek çok zorluk çıkarıyordu. İnsansızlaştırılan köyün kameralarla izlendiği, hatta termal görüntüleme sistemleriyle köye giriş-çıkışların takip edildiği de rivayetler arasındaydı. Böylece Turgut-Yeşilbağcılar arasını dağdaki ormanlık alanda kendi belirleyeceğim bir rotadan kat etmek dışında seçeneğim kalmıyordu. Maden işletmesinin bekçileri tarafından durdurulabileceğim endişesi, ormandaki hayvanlarla talihsiz bir karşılaşma yaşayabileceğim korkusuyla birleşince, elimdeki harita yardımıyla ulaşmayı başardığım Yeşilbağcılar’a giriş yapınca rahatlamam beklenebilirdi ancak köye girince gördüklerim ezici bir dehşet duygusuyla dolmama yol açtı.

Yeşilbağcılar Köyü’nün bugünkü görünümü. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Sigmund Freud tesiri günümüze dek ulaşan 1919 tarihli Das Unheimliche (Tekinsizlik) isimli makalesinde korku ve endişe uyandıran şeylerle eşanlamlı kullanılan tekinsizlik kavramını ele alır. Freud’a göre tekinsizlik basitçe, bir vakitler aşina olduğumuz şeyin korkutucu bir nitelik kazanmasıdır ancak Freud aşina olmadığımız ve yeni olan her fenomenin tekinsiz addedilemeyeceğini de ekler. Terk edilen Yeşilbağcılar’ı ilk gördüğümde hissettiklerim, Freud’un tekinsizlik hakkında yazdıklarını aklıma getiriyor.

Yeşilbağcılar’daki yıkıntı evlerin etrafında, göç sırasında geride bırakılmış kıyafetlere, yorgan ve yastıklara rastlanabiliyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yedi yıldır kimsenin yaşamadığı köy, uzayan otlar, evlerin içine girmiş ağaçlar, bakımsızlıktan niteliğini yitirmeye başlamış yollar, köyden ayrılırken unutulmuş birkaç gündelik eşya, birer köşesi kepçelerle yıkılmış evleriyle daha önce hiç görmediğim bir manzarayla karşımda uzanırken, tarifi zor bir korkunun içimde dolaştığını fark ediyorum. Bir araştırma yaparken heyecanlandığım daha önce de olmuştu; özellikle çatışma konulu çalışmalarım sırasında bilinmeyen sularda seyrettiğimi fark ettiğim bazı anlarda endişelendiğimi itiraf etmeliyim. Yine de karşıma çıkan ilk evleri geçip bir zamanlar Yeşilbağcılar olan köyü karşımda boylu boyunca ilk gördüğümde dizlerimin bağının çözüldüğünü hissettim.

Japonya’da 11 Mart 2011 tarihli Tōhoku Depreminden ve takip eden tsunamilerden en çok etkilenen kentlerden biri olan Ishinomaki’ye henüz enkaz kaldırılmamışken, Şubat 2012’de gittiğimde de dehşete kapılmıştım. Kilometreler boyunca kimseye rastlayamadığım bir yürüyüşte, tamamen harabeye dönmüş rıhtım mevkiinde gördüklerim karşısında boğazım düğümlenmişti. Kentte geçirdiğim birkaç gün boyunca, ebeveynleri enkaz kaldırma çalışmalarına katılan ya da ailelerini felakette yitiren çocukların barındığı bir sığınma evinde kaldığım için deprem ve tsunaminin geride bıraktığı enkazı görünce çocukların hüznü bana da geçmişti.

Japonya’da Miyagi vilayetinin başkenti Sendai yakınlarındaki Ishinomaki’den iki fotoğraf. Tōhoku Depreminin merkez üssüne en yakın yerleşim birimlerinden olan Ishinomaki’nin rıhtım bölgesi neredeyse tamamen harabeye dönmüştü. Bölgedeki konutların tümü yıkılırken (sağda), tsunamiler gemileri karaya oturtmuştu. Sadece Ishinomaki’de felaket sonucu 3 binden fazla kişi yaşamını yitirmiş, 30 bin kişiyse evsiz kalmıştı. Fotoğraflar: Doğu Eroğlu

Tōhoku Depremi sonrası Ishinomaki’nin halini gördüğümde hissettiklerim, bir doğal felaket sonrası yitirilen insanlar, geride kalanların acısı, uygarlığın doğa karşısındaki çaresizliği gibi şeylerle ilintiliydi. Fakat Yeşilbağcılar ne doğal bir felakete uğramıştı ne de savaş geçirmişti. Bir köyü oluşturan mekânın farklı unsurları kömür madeni için yer yer yıkılmış ve doğaya karışmış, bir yerleşim biriminin tabii parçası olan insanlar bölgeden arındırılmıştı. Bir bakıma, aşina olunan köy kavramı kendi işlevlerinden koparılmış, aşina olunan nesne yeni edindiği beklenmedik işlevler yüzünden Freud’un tekinsizliğini anımsatan bir hale gelmişti.

Yeşilbağcılar’da kalan yıkıntı evlerden ayrıntılar. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

60 yaşındaki emekli öğretmen Muammer Uyar’a göre, Yeşilbağcılar’ın taşınacağına dair ilk duyumları aldıklarında köyden kimse bu ihtimali gerçekçi bulmadı: “Uzakta görünen şeyin buraya geleceğini hiç tahmin etmedi köylüler. ‘Ben ölürüm, benim çocuklar da ölür. [Köyün boşaltılması] Olursa o zaman…’ diyorlardı. Fakat çok çabuk geldi…” 80 yaşındaki Raziye Çamlı da köyün boşaltılacağı söylentilerine ilkin kulak asmadıklarını söylüyor: “Bizim köy çok kalabalık, kaldırmaz [köyü taşımaz] hükümet” dediler. Kaldırmaz mı hiç! Kaldırdı…”

82 yaşındaki İsmet Uzakgiden, terk etmek zorunda kaldığı Yeşilbağcılar’a her fırsat buluşunda hâlâ gittiğini anlatıyor. Ancak Uzakgiden köyün bugünkü durumunu anlatırken, sanki harabeleri ilk defa görmüş gibi düşünceli: “Bizim şu kadar [eliyle yeni evinin bahçesindeki genç ağaçları gösteriyor] bıraktığımız ağaçlar olmuş üç-dört misli. Dut ağaçları, erik ağaçları, incir ağaçları… Evren olmuş! Üzümler, erikler dökülmüş, domuzlar yemiş. Asmalar üzüm vermiş, bakan yok… İnsanın gidesi geliyor, gittiği zaman da içler acısı… Oralarda zeytin silktik (topladık), asma çardağı yaptık, neler yaptık! Şimdi? Perişan olmuş…”

Yeşilbağcılar yıkıntıları birkaç sene içinde, etraftaki ağaçlardan ötürü görünmez hale gelecek. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

İsmet Uzakgiden, 1980’lerde başlayan açık ocak kömür madeninin Yeşilbağcılar’a bu kadar çabuk gelmesini beklemediklerini söylüyor: “Bizim köyümüz çok eski bir köy. ‘Şu iki dağın arası iyi gibi ya!’ demişler. O yüzden bizim köyün esas adı Gibye Köyüdür. Köylükten çıktık, belde olduk. Güzel yaşamımız vardı. İnanmıyorduk, ‘Koca belde kalkar mı?’ diyorduk kendi aramızda… Kömür Eskihisar’dan başladı, ‘Buraya ne zaman gelecek?’ dedik… İnanmadık. Yaşı geçmiş, azıcık haybeden malı kalmış yaşlılarımız gizli gizli verekoymuşlar arazilerini. Biz de gafil avlandık, yeterince direnmedik…”

82 yaşındaki İsmet Uzakgiden, Yeşilbağcılar’ın taşınacağı yönündeki duyumlara köylülerin uzun süre inanmadığını anımsatıyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

65 yaşındaki Lütfiye Öztemiz’e göre, ilk başta köyden arazilerini veya evlerini satan kişilerin çıkması, maden faaliyetlerinin köye kolaylıkla girebilmesine yol açtı. Köyün farklı noktalarında satılan araziler yüzünden köyün içine girmeyi başaran madenin çalışmaları, köydeki hayatı da katlanılmaz kıldı. Köydeki son yıllar madendeki patlatmaların gölgesi eşliğinde geçti. Hatta bu dönemde patlatmalardan ötürü pek çok evde hasar oluşunca, belediyenin girişimiyle dinamit atılmadan önce anons uygulaması başlatıldı. Madende dinamit ateşlenmeden önce köydeki hoparlörlerden, “Dinamit patlatılacak, evlerinize sakın girmeyin!” duyurusu yapılıyor,  köylülerin evlerinde yaralanması önlenmeye çalışılıyordu.

Yeşilbağcılar Köyünün alt kısımlarındaki madencilik faaliyetleri, henüz köy boşaltılmadan başladı ve köyde yaşayanların hayatını çekilmez hale getirdi. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Raziye Çamlı, madenin Yeşilbağcılar içerisine girdiği o dönemi şöyle anlatıyor: “Öte sallandı, beri sallandı, evlerde duramaz olduk. Eh, mecbursun çıkmaya! Altımızdan oyup duruyorlardı, dinamit atıyorlardı. Köyün yakınında maden çalıştıkça zelzeleye tutulmuş gibi sallanıyordu evler. Evler yarıldı, paramparça oldu. İçlerinde zor durduk. Biz buraya geldiğimize memnun olduk! Yıkılacaktı evler tepemize!”

2007’den itibaren kamulaştırma kararları gelmeye başlayınca, Yeşilbağcılar’ın boşaltılacağı da kesinleşmiş oldu. 2009’la birlikte kamulaştırmayla ilgili bildirimler tebliğ edilir oldu. Yaklaşık 700 haneli köy sakinlerinin yaşamlarına devam edebilmesi için iki ana alternatif mekân belirlendi. Bunların birincisi, önceki yıllarda bu tehlikeye karşı Yeşilbağcılar Belediyesi tarafından hazineden alınan Dağdibi mevkiiydi. 2007’den sonra Yeşilbağcılar Belediyesinin yardımıyla yurttaşlar Dağdibi’nde 100’den fazla konut inşa etmeye girişti. Aynı dönemde TOKİ tarafından Taşkesik olarak bilinen bölgede de 127 konutun inşaatına başlandı. Yeşilbağcılar’dan göçe zorlanan yurttaşların yaşadığı, terk edilen köye yaklaşık üçer kilometre mesafede kurulan bu iki yeni mahalle bugün Yeşilbağcılar Dağdibi ve Yeşilbağcılar TOKİ isimleriyle anılıyor.

Yeni kurulan Yeşilbağcılar TOKİ Mahallesinin girişi. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

2011’de Yeşilbağcılar’dan zorunlu göç başladı. Köylülerin bir kısmı TOKİ konutlarına, bir kısmı da Dağdibi’nde inşa edilen evlere taşındı. Bu iki yeni mahallede ev sahibi olabilecek parayı denkleştiremedikleri için Yatağan ilçe merkezine, Muğla’ya, İzmir’e, Aydın ve ilçelerine göç edenler de azımsanmayacak sayıdaydı.

Yeşilbağcılar’daki kamulaştırma sırasında köylülerin çoğuna, yeni hayatlar kurmaya yetmeyecek bedeller ödendi. Lütfiye Öztemiz’e göre, bugün bölgedeki madenleri TKİ yerine maden şirketleri çalıştırdığı için araziler kimi zaman daha yüksek bedeller karşılığı satılıyor. Ancak Yeşilbağcılar’da devlet eliyle kamulaştırma yapıldığı için köy sakinlerine ödenen düşük bedeller Yeşilbağcılar sakinlerinin yeni hayatlar kurabilmesine imkân vermeyecek türdendi. Dolayısıyla 2011 veya 2012’de köyü terk etmek zorunda kalanların neredeyse hepsi bugün ya kredi borcu ödüyor ya da sahibi oldukları evleri bırakıp kiracı oldu.

60 yaşındaki emekli öğretmen Muammer Uyar, Yeşilbağcılar’ın boşaltılmasıyla zeytinlikleri düşük bedeller karşılığında kamusallaştırılan köylülerin, yeni evleri için borç yükümlülüğü altına girerek yoksullaştığı görüşünde. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Muammer Uyar köyün boşaltılmasıyla birlikte meydana gelen yoksullaşmayı şöyle açıklıyor: “Köydeki insanlar arazilerini, bağlarını bahçelerini sattı. O parayla buraya [yerleşilen yeni mahallelere] ev bile yaptıramadılar! Köylü hem zeytinyağı gelirinden oldu hem de müteahhide, bankalara, TOKİ’ye borçlandı.” Köylülere göre TKİ o dönemde evlerini terk edenlere taşınma parası bile vermedi. Zorunlu göçün toplumsal maliyetlerinin giderilmesi yönünde idarenin attığı tek adım, Yeşilbağcılar’ın taşınan mezarlığına ait masrafların üstlenilmesiydi. 

Muammer Uyar, 2012’ye gelindiğinde köyde kimsenin kalmadığını aktarıyor. TKİ ise bu dönemde elektrik ve su olmayan köyde yaşamın sürmemesi için bir önlem daha aldı ve kepçeler köydeki evlerin birer duvarını veya çatısını yıkarak evlerde kimsenin barınamamasını garantiledi.

Yeşilbağcılar’daki bazı evler madendeki patlatmalar, bazılarıysa zamanın etkileriyle yıkıldı. Bazı evlerse TKİ’nin yaptığı kamulaştırmalardan sonra, köyde yaşayan kimsenin barınamamasını garantilemek için kepçelerle yıkıldı. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

79 yaşındaki Sergül Uyar, kamulaştırma sırasında evine karşılık 18 bin lira aldığını, yerleştiği yeni evin kirasını güçlükle ödeyebildiğini söylüyor. Sergül Uyar, taşınma döneminde eşi Alzheimer hastası olduğu için her şeyi kendi başına yapmak zorunda kalmış. Raziye Çamlı kamulaştırılan evi karşılığında 32 bin lira almış. Dağdibi’ndeki yeni ev için yaklaşık 15 bin lira ödedikten sonra, yeni evin planı ve inşaatı için 100 bin liraya yakın da borçlanmak zorunda kalmış.

79 yaşındaki Sergül Uyar kamusallaştırma bedeliyle yeni bir ev alamadığı için artık kirada yaşıyor. 80 yaşındaki Raziye Çamlı ise Yeşilbağcılar Dağdibi Mahallesinde yaptırdığı yeni ev yüzünden yıllardır kredi borcu ödüyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Raziye Çamlı, Eskihisar’ın taşınması sırasında daha organize davranıldığını, herkesin bir şekilde ev sahibi yapıldığını anımsatıyor. Yeşilbağcılar’dan göçe zorlananların ciddi bir kısmı ise taşındıkları Yeşilbağcılar Dağdibi Mahallesinde ev sahibi olabilmek için kredi çekip bankalara borçlanmış. TOKİ’nin inşa ettiği konutlara yerleşip bugün Yeşilbağcılar TOKİ adıyla anılan mahallede yaşamını sürdürenlerse TOKİ’ye borç ödüyor. Lütfiye Öztemiz kamulaştırma dönemini ve takip eden yeni yerleşimlerde ev sahibi olma sürecini şöyle anlatıyor: “Arabaların önlerine yattık, insanları getirmeyelim diye uğraştık ama engelleyemedik. Ucuz ucuz aldılar yerlerimizi. Hepimiz krediyle yaptırdık. Elimizdeki paranın bir kısmını da müteahhitlere kaptırdık.”

Yeşilbağcılar Köyünde yıkıntı haline gelen yapılardan ikisi. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

İsmet Uzakgiden evinin kamulaştırılması karşılığında 39 bin lira almış. Sahibi olduğu birkaç büyükbaş hayvanın satışından gelenler ile babasından kalan zeytinliklerin kamulaştırılmasından payına düşeni de bu paraya ekledikten sonra bir de kredi çekerek Dağdibi Mahallesinde bir ev yaptırabilmeyi başarmış. Yıllardır kredi borcu ödeyen Uzakgiden, tüm varlıklarını satıp yaptırdığı evin bahçesini duvarla çevirecek parayı henüz bulamadığı içinse hayıflanmadan edemiyor.

Muammer Uyar’a göre, kamulaştırma sürecindeki kayırmacı yaklaşımlar Yeşilbağcılar Köyünün sadece fiziksel olarak değil, fikirsel olarak da ikiye bölünmesine yol açtı. Uyar hem kamulaştırma bedellerinin adaletsiz biçimde belirlenmesi hem de köylülerin bir kısmının siyasi sebeplerle Yeşilbağcılar’ın boşaltılmasına sessiz kalmasının, köy halkı arasında günümüzde de süren bir gerginliğe yol açtığını aktarıyor: “Yöneticilerin ve yakınlarının evleri ile arazileri el altından daha pahalıya alındı ya da onların mülkleri için daha yüksek kamulaştırma bedelleri belirlendi. Siyasetten faydalananlar faydalandı; tanıdığı olmayan, bağlantıları bulunmayanların evleri ve arazileri daha ucuza alındı. TKİ yetkilileri de köylüden taraf olmadı, ‘Mahkemeye verirsen sen uğraşırsın’ diyip halkı korkuttular. Yeşilbağcılar’ın tüm arazileri için 60-70 milyon bedel biçmişler, bizim mallarımızı 35 milyona, yani yarı yarıya ucuza aldılar. Yeşilbağcılar ikiye bölündü; bir partinin destekçileri TOKİ’ye gitti, diğerinin destekçileri Dağdibi’ne. O tarafın insanları, ‘Bizim partinin adamı istimlak ediyor nasıl olsa’ diye sesini çıkartmadı, bu tarafın insanları da bağırdı çağırdı ama sesini duyuramadı.”

Kendi zeytinliği köylüye yasaklı

 Zorunlu göçten sonra kurulan Dağdibi Mahallesinde Yeşilbağcılar’ın eski sakini kadınlarla konuşurken, ağzımdan çıkan her sorunun muhataplarıma yerinden edilme travmasını yeniden yaşatıyor olabileceği endişesini üzerimden atamıyorum. Bu yüzden de kömür yüzünden göçe zorlanan Yeşilbağcılar’ın hikâyesinin etraflıca bilinmesini niçin önemsediğimi, bu araştırmayı neden yaptığımı konuştuğum kişilere sürekli açıklıyorum. Sergül Uyar’ın dalgın bakışları kendimi daha kötü hissetmeme yol açıyor. O gözlerini bana dikip acı acı güldükçe endişem artıyor. Çok geçmeden kaygılanmakta haklı olduğum anlaşılıyor. Sergül Uyar zorunlu göçe ilişkin sorularımdan bunalıp, “Orayı sorma artık, ilerle! Başka şeyler konuşalım. İçimiz dolup durur!” diye feryat ediyor. Zorunlu göçten sonra köye hiç gitmediğini, terk edilen Yeşilbağcılar’ı görmeyi içinin elvermediğini ekliyor.

Sergül Uyar’ın Dağdibi Mahallesindeki yeni komşuları Lütfiye Öztemiz ile Raziye Çamlı ise tapulu zeytinlikleri bulunduğu için terk edilen Yeşilbağcılar’a gidip gelmeyi hâlâ sürdürüyor.

Yeşilbağcılar Köyünde terk edilmiş bir evin salonu. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yeşilbağcılar terk edilmiş, köylülerin evleri kamulaştırılmış olsa da ne gariptir ki, eski köyün çevresinde TKİ tarafından kamulaştırılmamış pek çok arazi var. Bu arazilerin neredeyse tümü, Yeşilbağcılar sakinlerinin geçmişte geçimlerini sağladığı zeytinliklerden oluşuyor. Kamulaştırılmayan zeytinlikler bugün iki büyük soruna yol açmış durumda: Öncelikle Yeşilbağcılar köylüleri zeytin gelirlerinden mahrum bırakıldıkları için eskisine göre çok daha yoksul bir hayat sürüyor. İkinci sorun ise köylülerin, mülkiyet hakkı hâlâ kendilerinde olan zeytinliklere ulaşamamasıyla ortaya çıkıyor.

2011 ve 2012’de boşaltılan Yeşilbağcılar’ın birçok mahallesinin bugün hâlâ yerinde duruyor olmasının sebebi de maden işletme ruhsatlarının farklı şirketlerde bulunması. 2014’te TKİ’ye ait maden sahasının özelleştirilmesinin ardından, maden ruhsatlarının bir kısmı Yatağan Termik Santralini işleten Bereket Enerjiye, bir kısmıysa bir başka maden firması olan Arafa Madencilik şirketine geçti. Terk edilen Yeşilbağcılar’ı kapsayan maden işletme ruhsatları ikiye bölününce, her iki şirket de ruhsat sorunu çözülene dek Yeşilbağcılar’daki çalışmaları durdurdu. Ruhsat sorunu çözüme kavuşmadan şirketler köylülerin Yeşilbağcılar’da kalan arazilerini almaya da yanaşmıyor. İdare de kalan arazilerle ilgili bir tasarrufta bulunmadığı için, terk edilen köydeki arazilerin sahipleri tarafından kullanılamaması sorunu ortaya çıkıyor.

Terk edilmiş Yeşilbağcılar Köyünden, madencilik faaliyetlerinin gerçekleştirildiği ovanın güncel görünümü. Açık ocak kömür madenin ardında, Yeşilbağcılar TOKİ Mahallesi de gözüküyor. Maden Yeşilbağcılar’a giden yolları yuttuğu için köylüler köyde kalan zeytinliklerine ulaşmakta güçlük çekiyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Terk edilmiş Yeşilbağcılar Köyünü çevreleyen, köyün kimi mahallelerini halihazırda yutmuş olan maden, köye giden yolları da ortadan kaldırdığı için köylüler kendi zeytinliklerine erişemiyor. Maden ocaklarını işleten Bereket Enerji ile Arafa Madencilik firmaları güvenlik gerekçeleriyle köylülerin zeytinliklere düzenli bir şekilde gidip gelmesine engel oluyor. Bu da zeytinliklerden elde edilebilecek tarım gelirini ortadan kaldırıyor. Arazilere erişim son derece zor olduğu için bakım yapamadığını, zeytinlerini genellikle hayvanların yediğini söyleyen Lütfiye Öztemiz, hayvanlardan geriye kalan zeytinleri sıkıp az da olsa zeytinyağı üretebildiğini belirtiyor: “Yol yok, iz yok. Kendi malının içine varamıyorsun. Sahipsiz kaldı zeytinlikler…”

Yeşilbağcılar Köyünün içinden madenin görünümü. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Muammer Uyar’a göre, artık yolu olmayan Yeşilbağcılar’a giriş-çıkışların maden içerisinden yapılması, madencilerin de bu gidiş-gelişlerde zorluklar çıkarması, terk edilen köyde yapılacak zeytincilik faaliyetlerini neredeyse imkânsız hale getiriyor: “Oraya gidip zeytinleri topluyoruz ama madenciler de sürekli zorluk çıkartıyor. Kapı koyuyor, bekçi koyuyor… Saat 17.00’den sonra oraya gidemiyorsun, sabah 08.00’den önce de madene sokmuyorlar. Zeytin silkmek için yevmiyeci buluyorum diyelim, yevmiyecinin günlüğü 200-250 lira. Ben saat 11.00’de tarlaya varırsam, saat 15.00’te tarladan çıkarsam nasıl vereceğim o parayı? Arapsaçı gibi her şey!”

İsmet Uzakgiden, madencilerin Yeşilbağcılar’a giriş-çıkışları zorlaştırmasını gümrük kapısı uygulamasına benzetiyor: “Eski köye gidiyoruz ama yol bulursak! Maden içinden yol açmışlar ama arabayla gidersen ruhsatını veriyorsun, öyle geçiyorsun. Gümrük kapısı gibi!” Muammer Uyar, madenin kameralarla da takip edildiğini söylüyor. Terk edilen köye farklı yollardan girmek isteyenler de bazı dönemlerde engelleniyor. Kameralar yoluyla köye izinsiz girdiği tespit edilen kişiler bazen madenin güvenlik görevlilerince bölgeden uzaklaştırılabiliyor.

Yeşilbağcılar Köyünün içinden madenin görünümü. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yedi kardeşli bir aileden gelen İsmet Uzakgiden, babasından kalan 45 dönüm zeytinliğin kamulaştırılması sonrasında sadece 19 bin lira alabildiğini, bu bedelin de yeni bir arazide zeytincilik yapmaya yetmediğini aktarıyor. Köylülerin temel itirazı da kamulaştırma yüzünden temel geçim kaynağı olan zeytinciliğin sona erme noktasına gelmesine. İsmet Uzakgiden köydeki talihli azınlıktan. Kamulaştırma sırasında arazisindeki zeytin ağaçlarını da söküp beraberinde götürmek isteyen Uzakgiden, TKİ yetkilileriyle birçok tartışma yaşamış. Nihayetinde bu mücadeleyi kazandığı için Uzakgiden bugün de zeytin üretip zeytinyağı sıkabiliyor: “Önceden zeytincilik ve tütüncülük yapıyorduk. Yedi kardeştik, her birimiz birer ton zeytinyağı sıkıyorduk. Şimdi kardeşlerim yağı satın alıyor! İstimlak olduğunda zeytinliklerimizi savunduk. ‘Zeytin ağaçlarımızı verin, tütün tarlalarımıza dikelim’ dedik. Kavga dövüş almayı başardık. Bunun sayesinde ben 200 tane zeytin diktim [ovadaki] tütün tarlalarına. 800-900 kilo yağ sıktım bu sene, çocuklarım torunlarım doyacak!”

İsmet Uzakgiden gibi, köyden getirdiği zeytinleri ovadaki tütün tarlalarına dikerek zeytinciliğe devam edebilen kısıtlı bir kesim mevcut. Ancak herkes ağız birliği etmiş gibi, ovadaki zeytinliklerin terk edilen Yeşilbağcılar’dakiler kadar verimli olmadığını anlatıyor. Yeşilbağcılar’da iki buçuk veya üç kilo zeytinden bir kilo zeytinyağı sıkılabildiği aktarılırken, bugün ovadaki zeytinliklerden alınan beş-altı kilo, hatta bazen sekiz kilo zeytin ancak bir kilo zeytinyağı üretilmesine imkân tanıyor.

Maden şirketleri tarafından düzlenen topraklar üzerine dikilen zeytin ağaçları, Yeşilbağcılar Köyü yıkıntıları arasından görülebiliyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Uzakgiden gibi mücadele edenler olmadığı takdirde, kamulaştırılan veya satın alınan arazilerdeki zeytinler şirketlere kalıyor. Maden şirketleri de arazideki kömür çıkarma çalışmaları öncesinde söktüğü zeytin ağaçlarını, daha sonra düzlediği hafriyat toprağın üzerine, yani madencilik faaliyeti biten bölgelerde yeniden düzleştirdiği alanlara dikip zeytincilik yapıyor. Örneğin Bereket Enerjinin sahibi olduğu Yatağan Elektrik Üretim A.Ş., bu yolla yetiştirdiği zeytinlerden elde ettiği zeytinyağıyla, Nisan 2017’de ödül bile aldı. 

Maden şirketleri tarafından düzlenen topraklar üzerinde oluşturulan zeytinliklerden biri. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Pek çok köylünün zeytin gelirini yitirmesi, zeytinciliğe devam edebilenlerinse çok daha verimsiz bölgelerde bu faaliyetleri sürdürmesi, Muammer Uyar’a göre önemli bir dönüşüme yol açtı. Yaşlılar üretimden düşerken gençler ise tarım dışı sektörlere, en çok da maden işçiliğine yönelmek zorunda kaldı: “Geçim zorlaştı. İnsanların çoğunluğu Bağ-Kur’dan emekli. Gençler de kömür ocağında çalışıyor. Köylüler günlük 30-40 liraya geçinmeye çalışıyor. Eskiden bu bölgenin sözü ve işi en güvenilir köyü burasıydı. Şimdi bölgenin en haylaz köyü burası! Toprak yok, arazi yok… Daha önce yağ satıp geçimini sağlıyordu, şimdi o da bitti…”

Zorunlu göç, psikolojik çöküntü ve uyum sorunu

Zorunlu göçün Yeşilbağcılar sakinlerinde yarattığı psikolojik çöküntü yıllar içinde hafiflemiş değil. Yeşilbağcılar’ın boşaltılması sonrasında köy fiziksel olarak ikiye ayrılmış olsa da bu tüm köy nüfusunun yeni kurulan iki mahalle arasında bölüşüldüğü anlamına gelmiyor. 2009 itibarıyla, yani zorunlu göçten önce Yeşilbağcılar’ın nüfusu yaklaşık 1,400’dü. Güncel nüfus verilerine göreyse yeni kurulan iki mahallenin toplam nüfusu 900 civarında. Aradan geçen neredeyse 10 yıla karşın azalan nüfus, köyün boşaltılması sırasında bölgeden ayrılanları işaret ediyor.

Yeni mahallelerde yaşayanlar pek çok köylünün Yatağan’a, Muğla veya Aydın’a ve hatta İzmir’e ya da bu kentlerin ilçelerine göç ettiğini anlatıyor. Ancak en çok altı çizilen, Yatağan’a gidip kiralık evlere yerleşmek zorunda kalanların yaşadığı mutsuzluk. Raziye Çamlı, “Yatağan’da kimse kalmadı, hepsi öldü! Dost bulamadılar, konuşacak insan bulamadılar, herkes yabancı…” diyor. Muammer Uyar ise farklı kentlere taşınanların hâlâ terk edilen köyde yaşadıklarını hayal etmekten kendilerini alamadığını aktarıyor: “Yatağan’a gidenlerin yüzde 95’i öldü. Genç olmalarına rağmen, buradaki akranlarının çoğu iyi durumdayken onlar sağlıklarını kaybetti. Psikolojik çöküntü yüzünden… Muğla’ya yerleşenlerden biri, ‘Hoca, benim bedenim burada [Muğla’da] ama ruhum orada [Yeşilbağcılar’da]. Muğla’da rüya görmüyorum, Yeşilbağcılar’da rüya görüyorum. Burada kimseyle anlaşamıyorum, beni buraya bağlayan hiçbir şey yok’ diyor. Bu çöküntü yüzünden ileri yaşta köyden göç edenlerin çoğu öldü.”

Yeşilbağcılar Köyünde terk edilmiş bir evin yüklüğü. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yatağan’a yerleşip huzur bulamayanlardan biri 87 yaşındaki Şükrü Kaydırak. Kömür yüzünden iki defa göçe zorlanan Kaydırak, “Köyden ovaya taşındık, ovaya da geldiler, orayı da aldılar. Oradan da mecburen Yatağan’a taşındık” diyor. Yatağan’a göçtüğünden beri, günlerini Yatağan ile Yeşilbağcılar’ın yeni yerleşimleri arasında mekik dokuyarak geçiren Şükrü Kaydırak Yatağan hakkındaki görüşleri sorulunca, “Yatağan’ın nesini seveceğim! Orası beton, burası beton… Nereye bakacağım ben?” yanıtını veriyor: “Oranın insanını tanımadığım için zor geliyor. Burada çocukla da büyükle de konuşsam herkes beni tanıyor. . . Eski anıları düşünmez miyim? Aklıma geldikçe ağlayasım geliyor. Doyduğun yer, çalıştığın yer başkadır. [Yatağan’da] Toprak yok, bir tane ev var… Ne edersin orada? Halbuki toprağım olsa bağ yapar, bahçe yaparım…” Konuşmamıza şahit olanlar, Şükrü Kaydırak gibi pek çok kişinin, taşındıkları farklı yerlerde rahat edemeyip türlü bahanelerle her gün kilometrelerce yol kat ederek yeni kurulan mahallelere geldiğini, tanıdıkları insanlarla vakit geçirmeye çalıştığını anlatıyor.

Yeşilbağcılar’da ‘Cumhuriyet Meydanı’ olarak anılan köy meydanından geriye kalanlar. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Lütfiye Öztemiz’e göre, kaygıya bağlı hastalıklar sadece bölgeden ayrılanlara özgü değil. Öztemiz, yaşadıkları sıkıntıların yeni kurulan mahallelere yerleşenleri de yıprattığını söylüyor: “Köyümüz gibi yok… Köyümüz çok iyiydi. Burası da [Dağdibi] iyi, alıştık ama hastalık yapıştı. Hepimiz hastayız. Ben kalp hastasıyım. Sinir, stres… Vücut kaldırmadı. Buraya geldik; borçlandık, hastalandık… Borç ödüyoruz diye öldük, bunadık. [Borcu] Ancak bitirdik desek yeridir. O da çocukların özürlü parası sayesinde.” Raziye Karamersin ise zorunlu göçle birlikte başlarından geçenleri, “Çok güzeldi köyümüz. Tuvaletlerini bile özledik! Ne edelim yatları, katları, sarayları! Köyümüz, köyümüz, eski köyümüz! Çok güzeldi… Yerinden düşen taş yosun tutmaz derler. Biz yosun tutalım diye uğraşıyoruz ama aklımız da kalmadı, paramız da kalmadı, hiçbir şeyimiz kalmadı!” sözleriyle açıklıyor.

65 yaşındaki Lütfiye Öztemiz göçe zorlananların tümünün, kaygı bozukluğu kaynaklı pek çok sağlık sorunu yaşadığını düşünüyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Kamulaştırma sürecinde başlayan tartışmalar bugün artık küslüğe dönüşmüş. Sergül Uyar gülerek, “Ak Partililer TOKİ’de, CHP’liler Dağdibi’nde!” diyor ve yaşadıkları cepheleşmeyi esprili bir dille anlatıyor. Raziye Çamlı ise bozulan ilişkilerden üzüntüyle, “Dağıldı millet, şimdi birbirimizi arıyoruz ama… Hastalıkta, sağlıkta, ölüm ya da düğün olursa gidiyoruz işte. Onun dışında birbirimizin yemeğini bile yiyip içmiyoruz biz!” diye bahsediyor.

Köy meydanındaki dükkânların bugünkü görünümü. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Bir başka sorun da terk edilen Yeşilbağcılar’ın farklı mahallerinde yaşayan kişilerin, kurulan yeni yerleşimlerde birbirlerine komşu olması. Farklı adetlere sahip Yeşilbağcılar Dağdibi Mahallesi sakinleri, eski yaşayışlarında özlemini çektikleri şeyleri yeni yerleşimlerinde bulamadıklarını, komşularını ise hâlâ yadırgadıklarını anlatıyor.

Muammer Uyar yeni mahallelerde yaşayanların küçük de olsa kültür farklılıklarına sahip olduğunu, bu yüzden 2011’den bu yana birbirlerine alışmakta güçlük çektiklerini ifade ediyor: “Köyün farklı mahallelerinde yaşayan insanlar şimdi yeni yerleşimlerinde komşu oldu. Yedi yıldan beri dip dibe yaşamamıza rağmen daha birbirimizle anlaşamadık. Geleneğimiz göreneğimiz farklı. Aynı köylü olmamıza rağmen kültür çatışması mı diyeyim, çevre çatışması mı diyeyim… Herkes kendi ortamında yetişmiş. Ona dar gelen ötekine bol geliyor. Bana bol gelen ona dar geliyor! Güneybatılı ya da Güneydoğulu falan değiliz ama daha anlaşamadık. İnsanların psikolojisi bir kere bozuldu işte… Köylü, eskiden sabah kalktığında gördüğü insanı şimdi karşısında bulamıyor. 60-70 senelik komşuları artık yanında yok.”

Yeşilbağcılar sakinlerinin ‘Ağa evi’ diye andığı konaklardan biri. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Yatağan’ın geleceği de karanlık

Eskihisar ve Yeşilbağcılar köylerindeki yaşamı bitiren Yatağan Termik Santrali ve santrala kömür sağlayan açık ocak işletmeleri, bugün de bölgedeki yerleşim birimleri ve buralarda yaşayan topluluklar için endişe kaynağı olmayı sürdürüyor.

İlk ünitesi 1982’de devreye alınan Yatağan Termik Santrali 12 Haziran 2014’te özelleştirildi. Elektrik üretimine başladıktan 32 yıl sonra özelleştirilen santralde, özelleştirmeyle birlikte bir dizi teknolojik yenileme yapılması bekleniyordu. 19 Temmuz 2018’de kömür bant sisteminin çökmesi sonucunda iki işçinin hayatını kaybetmesi  teknolojik yenilemeler bir yana, dört senedir Bereket Enerji tarafından işletilen santralde rutin bakım çalışmalarının bile aksatıldığını gösteriyor.

19 Temmuz 2018’de Yatağan Termik Santrali yerleşkesi içinde, çöken kömür bant sisteminin altında kalan işçiler Sezgin Kılıç ve Seray Şimşek yaşamlarını yitirdi. Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Teknolojisi yenilenmese veya çalışma koşulları işçilerin hayatlarını tehdit etse bile, özelleştirme yoluyla ömrü uzatılan santral için tek bir gerçek var: Santralin en azından 20 yıllık yakacak kömüre ihtiyacı var. Bu da Yatağan Termik Santrali için kömür sağlayan açık ocak kömür madenlerinin genişlemesini şart koşuyor.

Açık ocak kömür madeninin bugünkü ilk hedefi Turgut Köyü. Bir süredir Turgut Köyünün zeytinliklerine komşu olan kömür ocağının kuzey ve kuzeybatı doğrultusunda ilerleyip hem köyün zeytinliklerini hem de köyü yutması planlanıyor. Bir seneden uzun zamandır Turgut sakinleri, zeytinliklerine komşu olan maden ocağının ilerleyişini durdurmaya çalışıyor. Kanunsuz zeytin sökümleri ve maden yüzünden zeytinliklerde meydana gelen göçükler artarken, köylüler madenden yayılan tozlar ve termik santralin baca emisyonları yüzünden zeytinlerinin verimsizleşmesine mâni olamıyor. Köyde solunum yolu hastalıkları ve kanser türleri artarken madene karşı çıkanlar hem hastalıklarla hem de zeytin verimindeki düşüşün beraberinde getirdiği ekonomik güçlüklerle boğuşuyor. Çevre örgütlerinin hazırladığı hak ihlali raporları  ya da jandarma ile yerel otoritelerin (Yatağan Tarım İlçe Müdürlüğü ile Muğla İl Gıda Tarım ve Hayvancılık Müdürlüğü) yaptığı kanunsuz zeytin sökümü tespitleri de madenin ilerleyişini durduramıyor.

Turgut Köyü zeytinliklerinden Yatağan Termik Santraline kömür sağlayan açık ocak maden işletmelerinin görünümü. Maden zeytinliklere kadar ulaştığı için zeytinlik arazilerde sürekli göçmeler yaşanıyor. Bir yandan da madeni büyütmek isteyen Bereket Enerji satın almayı başardığı arazilerdeki zeytin ağaçlarını söküyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Turgut Köyünde az sayıda yurttaş, kurdukları Turgut Yardımlaşma ve Tabiat Varlıklarını Koruma Derneği aracılığıyla madeninin ilerleyişini önlemeye çalışıyor. Fakat Bereket Enerjinin yeni hamlesi Turgut Köyünü bekleyen tehlikenin zannedilenden de büyük olduğunu gösteriyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı 12 Temmuz 2018 tarihli kararıyla, Turgut, Kırıkköy ve Hacıbayramlar köylerinin ortasındaki bir bölgede, Bereket Enerji’nin sahibi olduğu Yatağan Elektrik Üretim A.Ş. tarafından yeraltı kömür işletmesi kurulmasına onay verdi. 

Bereket Enerjinin kapalı kömür ocağı projesi, yerüstü tesisleri 25 hektardan daha az bir alanı kapsadığı gerekçesiyle Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) sürecinden muaf tutuldu ve ÇED Gerekli Değildir kararı aldı. Proje için hazırlanan tanıtım dosyasına göre, yeraltı kömür işletmesi Hacıbayramlar Köyüne 2,5 kilometre, Yava Mahallesine 3,5 kilometre, Turgut Köyüneyse yaklaşık 4 kilometre uzaklıktaki bir alana kurulacak. Proje kapsamında sekiz yıl içerisinde çıkarılacak 13 milyon 756 bin ton kömür, depolanmaksızın Yatağan Termik Santraline götürülüp yakılacak. Üretim yeraltında yapılacak olsa da yeraltı kömür işletmesi beraberinde yüzeyde 17 hektarlık bir kömür stok sahası ve şantiye kurulacak.

Yatağan Termik Santrali etrafındaki enerji ve maden projeleri bunlarla sınırlı değil. Gökgedik Köyünde, cam ve seramik sanayinde kullanılan feldspat madeni çıkarılması için kurulan tesisleri işleten Straton Madencilik, yeni bir maden ocağı açmak ve bunun için köylülerin geçim kaynağı olan fıstık çamlarının yaklaşık 300 tanesini kesmek istiyor. Gökgedik sakinleri fıstık çamlarının kesimine engel olabilmek için eylem başlatmış durumda.

Yine aynı bölgedeki Kırıkköy’de maki ve zeytinlik alan üzerine, Çalık Grubu tarafından kömüre dayalı yeni bir termik santral inşa edilmesi planlanıyor.

Gündemdeki projelerin en garip olanıysa Yatağan çevresindeki köyleri değil, 50 binden fazla nüfusa sahip Yatağan ilçesini ilgilendiriyor. İnanması güç ama Bereket Enerjinin sahibi olduğu Yatağan Termik Enerji Üretim A.Ş., açık ocak kömür madenlerini Yatağan ilçesinin içine kadar sokmak istiyor. Şirketin 31 Temmuz 2018’de Muğla Valiliğine sunduğu projeye ilişkin yapılan ön inceleme sonucunda Valiliğe bağlı Muğla Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü 9 Ağustos 2018’de proje hakkındaki ÇED sürecini başlattı.  Bereket Enerjiye ait projenin tanıtım dosyasına göre  Yatağan’ın girişindeki 16 buçuk hektarlık alan açık ocak kömür madenine dönüştürülecek. Hazırlık çalışmalarıyla birlikte yaklaşık 10 yıl sürmesi planlanan madencilik faaliyetleri için ÇED Gerekli Değildir kararı alınırsa, Yatağan Merkez Mahallesine 50 metre uzaklıktaki tarım arazilerinde kömür çıkarılmaya başlanacak.

Bereket Enerji tarafından planlanan yeni açık ocak kömür işletmesi hakkında Muğla Valiliğine yapılan başvuruya göre, şirket Yatağan ilçesinin girişini de kömür madeni haline getirmeye hazırlanıyor. Proje tanıtım dosyasında maden için hazırlanan PM10 partikül madde dağılım profili haritasında, maden ocağının ilçede yerleşimin başladığı bölgede planlandığı açıkça görülüyor. Görüntü: 200902506 Ruhsat No’lu Sahada Planlanan Açık Ocak (Kömür) İşletme Projesi Proje Tanıtım Dosyası

Açık ocak kömür madenlerinin agresif ilerleyişi öyle bir noktaya ulaşmış durumda ki, Yeşibağcılar’dan göçe zorlandıktan sonra bugün Yeşilbağcılar TOKİ Mahallesi ismiyle anılan yerleşimi kuran köylülerin bir defa daha zorunlu göç tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceği dillendiriliyor. Muğla basınında çıkan bir haber Yeşilbağcılar TOKİ Mahallesinde yaşayanların çok yakında bir defa daha göçe zorlanabileceğini aktarıyor.

Yeşilbağcılar’daki Pirlibey Caminin metal alaşımlı külahının, köy boşaltıldıktan sonra hurdacılar tarafından çalındığı sanılıyor. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

Habere göre, Yeşilbağcılar TOKİ Mahallesinde etkin olan Gibyeliler Derneğinin, terk edilmiş köydeki Pirlibey Cami ile yanındaki türbenin yeni kurulan mahalleye taşınması için resmi makamlara yaptığı başvuruda bulundu. Nakil talebinin ardından Aydın Vakıflar Bölge Müdürlüğü cami ve türbenin taşınması konusunda Bereket Enerjiden görüş istedi. Firma cami ve türbenin taşınmasının önerildiği Yeşilbağcılar TOKİ Mahallesi hakkında, “Söz konusu bölge ruhsat sahamız içindedir ve yaklaşık 400 metre derinlikte 38 milyon ton linyit rezervi vardır, 2018’de yer altı üretim yöntemiyle üretime başlanacaktır. Üretime başlandığında rezerv üzerindeki yapılarda deformasyonlar oluşması kaçınılmazdır” değerlendirmesini yaptı.

Terk edilen Yeşilbağcılar’dan, Yeşilbağcılar TOKİ Mahallesine taşınması istenen Pirlibey Cami. Fotoğraf: Doğu Eroğlu

İdarenin kamulaştırma yoluyla boşalttığı köyleri maden projelerine teslim ederken neredeyse hiçbir direnişle karşılaşmaması, enerji ve maden şirketleri ile iktidar arasındaki vazgeçilmez bağlar, Türkiye’nin iklim değişikliğine karşı mücadeleye mesafeli yaklaşması ve ekonomik krizin doğal kaynaklara olan yönelimi körüklemesi, Yatağan’ın geleceği üzerindeki kara bulutları artırıyor.

Yeşilbağcılar’dan göçe zorlanan köylüler her konuşmamızda lafı ne yapıp edip Turgut Köyüne getiriyor. Terk edilen Yeşilbağcılar’ın eski sakinleri, madenin ilerleyişinin öncelikli hedefi olan Turgut halkının yerel meseleleri ve aralarındaki farklılıkları bir kenara bırakıp hep birlikte hareket etmesini ve direnmesini salık veriyor. Sonra da kendi hallerini gösterip, “Yoksa Turgut da Yeşilbağcılar gibi yerinden kalkar” diyorlar.

Karanlık ihtimalleri düşünürken Yeşilbağcılarlı emekli öğretmen Muammer Uyar’ın sözleriyse aklımdan çıkmıyor: “Buradaki insanların çoğunun kafasında, ‘Yarın buradan gidecekmişiz, eski köye dönecekmişiz’ fikri var. Sağlıklı düşündüğü zaman eski köyde yaşamadığını kabul ediyor elbette ama dalgınlık anında, güz ya da bahar gelince eski köye döneceğini zannediyor. Bende dahi hâlâ buradan gideceğimiz düşüncesi var… Haftada bir veya 10 günde bir eski köye gidiyoruz. Oraya alışmışız… Oranın kuş sesi bile bize farklı geliyor. Oranın havası bize farklı geliyor. Oranın suyu bizi farklı geliyor. Hâlâ eski köydeki kuyulardan su içesimiz geliyor. ‘Vatan, vatan, vatan’ dedikleri duygu bu… Buradaki insanlar, en gencinden en yaşlısına, burayı daha vatan olarak kabul edemedi. Hiçbiri, ‘Bizim köy’ demiyor buraya. ‘Yeşilbağcılar TOKİ,’ ‘Yeşilbağcılar Dağdibi’ diyorlar. Hâlâ daha oradaki harabe köye ‘Bizim köy’ diyorlar. ‘Nereye gidiyorsun?’ diye sorulduğunda, ‘Köye gidiyorum’ diyor. Yahu köyde ev yok! Köy yok, elektrik yok, su yok, hiçbir şey yok! Adamın orada hiçbir bağlantısı kalmamış ama boş kaldığında ipini koparıp oraya gidiyor, oralarda geziyor… Hadi biz zeytinliklerimiz olduğu için gidiyoruz ama adama bakıyorum, Muğla’dan gelmiş, geziyor… Nesini geziyorsun harabenin içinde? Yahu, ‘Geziyorum, burası bizim köy değil mi?’ diyor adam… Bir yerin köy olması kolay değil… Bir yerin vatan olması kolay değil…”

Terk edilen Yeşilbağcılar’daki çeşmelerden biri. Fotoğraf: Doğu Eroğlu